İnsan-1

0
63

11 Kasım 1994-Cuma

“İnsan olana yakışan, düşünmek ve ibret almak, sözü, şükür ve övmek için söylemek, gördüklerinde Allah’ın kudretini seyretmektir.”

Sevgili dostlarım! Hepinize hayırlar diliyorum. Geçen haftaki sohbetimiz, insan sözüyle noktalanmıştı; insan görünmek kolay, gerçekten insan olabilmek ise çok müşkül iş, demiştik.

Yaratılmışların en şereflisi olan, fakat kötü huylarıyla zâlimden zâlim olan İNSAN, nedir?

Kimdir insan?

Hem şerefli, hem zâlim…

Kâh melek, kâh şeytan!

İNSAN!

İsterseniz, geçen sohbetimizdeki şu mısrâlarla, kısa bir hatırlatmada bulunalım:

“İnsan insan derler idi

İnsan nedir şimdi bildim

Can can deyû söylerlerdi

Ben can nedir şimdi bildim”

Bu mısrâların şâiri, bize neyi anlatmak istedi dersiniz?

“Şimdi bilmiş…”

Demek ki aynı minvâl üzere gidip duran hayâtında, önemli bir şeyler olmuş ve İNSAN sözünden anladıkları da bir hayli değişmiş.

“Şimdi bildim”; vay canına, der gibi bir söz… Peki, acaba ne oldu… Nasıl oldu da insan telâkkisi başkalaştı? Bir kelime, bir anda nasıl değişik mânâ kazandı?

İnsan gözü, kendine çok yakın olanı da iyi göremez, kendine çok uzak olanı da?

Bu, iyi-net ve açık seçik görmekle ilgili, iki şart!

Fakat normal görüş mesâfesindeki bir şeyi görmenin, yalnızca bir şartı var: IŞIK!

Işık olmazsa, karanlıktaki cismi seçemez; O cisim hakkında hüküm verecek berrak bir kanaate sahip olamayız.

Bakmak başkadır, görmek başka…

Gözle bakılır, ama ışıkla görülür.

Işık yoksa göz, bakmayı sürdürse de görme fiili gerçekleşemez.

Ve biliyoruz ki ışık kelimesinin çok daha geniş mânâlısı, nur’dur. Başında Gözü bulunan öyle insanlar vardır göremiyorlardır. Organ olarak gözün varlığı, ışık da mevcutken görmeye yetmeyebilir.

Lâzım olan, nedir? Nur!

Şimdi düşünelim; Yüce Peygamberimiz şöyle buyuruyor:

“Mü’minin ferâsetinden/anlayışından korkunuz. Çünkü o, Allah’ın nuruyla bakar.”

Hani, bâzan öyle durumlarla karşılaşırız ki birileri, âdetâ içimizden geçenleri okuyuverir.

-“Hayret doğrusu… Ben de aynen böyle söyleyecektim”, dediğimiz olur. Yâhut utanır ve: “Eyvah! Acaba yüzümün kızardığı fark ediliyor mu?”, diye düşündüğümüz olur.

İşte bütün bunlar, insanların bakış ve görüşlerine keskinlik getiren ilahî nurun varlığını gösterir bize…

Yoksa “İnsan nedir, şimdi bildim!” diyen şâir de, o nuru o ışığı elde ettiği için mi böyle söylemişti?

Darısı, başımıza inşallah.

Maddî varlıkları görmemizi sağlayan, güneş veya elektrik ışığıdır. Ama kâinattaki her şey, gözle görülebilen varlıklardan ibâret değil ki… Güneşe bile bakamayan bir çift göz, nedir?

“Sevdiğimi görmez isem bu gözlerim ne’mdir benim?” diyen Yûnus; cisimleri herkesin görebileceğini… Başında bir çift göz taşıyan her insanın ister âlim, ister câhil, herkesin o cismi göreceğini söylüyor. Ama diyor, ‘bu gözler seni görmüyorsa, ne işe yarar?’

Dostlarım! Âlim, gördüğü cismin neye yaradığını… Ne maksatla yaratıldığını bilen… Ve o cisme ayrı bir hayranlıkla bakan kimsedir. Câhil için ise böyle hikmetler, bu mânâlar, meçhuldür. Câhilde tefekkür gibi, ibret alma ve hisse çıkarma gibi zor işlere heves yoktur.

Hani Allah vermesin, yangın çıkmış da; komşular yardıma koşmuşlar. Bir de ne görsünler… Ev sâhibi, elinde sigarayla yangının ortasında büzülmüş, Oturup duruyor.

“Yâhu, demişler, kaçsana!..”

Adam gâyet sâkin, cevap vermiş:

-“Alevlerin buraya ulaşmasını bekliyorum, sigaramı yakacaktım da…”

Câhil, düşünmek açısından korkunç bir tembeldir. Câhilden korkup, kaçmak gerek. Ve tembel oluşu yüzünden, baktığı şeylerin dışyüzüyle ilgilidir, o kadarını görebilir.

Âlim ise cisimlerin dışıyla birlikte iç yüzünü de görür.

Deri, kabuk, elbise… Bunlar, bilgili kimseyi tek başlarına aslâ tatmin edemezler.

Sual soran, düşünen, öğrenmeye hevesli kimselerden korkulmaz… Tam tersine  sormayan, mes’eleleri kurcalamayan; “Nasıl olur?” deyip îtiraz bile etmeyen insandan korkulur.   

Bir de, sevgi nedir, bilmeyenden.

Rıza Tekin Uğurel