İslâm’ın Kızılelma’sı-1

0
37

Her çağda her zaman, gözünden de gönlünden de çıkarmadığı hedefe doğru adım atmak, bütün Müslümanlara düşen temel gâye iken saâdet yıllarının ismet/ırz temizliği, iffet –nâmus- ve safvetinden –maddî ve mânevî temizlik- sonra gelen devirlerde, araya giren beşerî hırslarla tozlanan o eski parlak devrin ihyâ ve devâmı gayreti ile telâşlanan İslâm ulemasının, tedbir almak zımnında teşkîlâtlanması, artık bir zarûret olmuştu.

İşte bu gayretin kolları, icmâ-i ümmet, kıyâs-ı fukahâ gibi ele alınarak beşerin ihtiyaç duyduğu zaruretlerde kütlelere cevap veren bir İslâm Hukûku meydana çıkarmıştır.

İslâm Hukûku, bir Allah emri değildir. Ancak, ilâhî emirlerle beslenip yetişerek yumuşamış ve şekillenmiş zihinlerin meydana getirdiği hak ve adâlet terâzisidir.

Tevhit akîdesinin temel prensibini dünyaya yaymayı esas gâye edinmesi gereken İslâm’ın bu hak ve hakikat uğruna can fedâ edercesine gayret sarf etmesi, Müslümanın bir hayat ve memat meselesi yâni Kızılelma’sı olmalı değil midir?

Amma ne yazık ki İslâm âlemini taşıyan temellerin, bu âlemşümul bünyeyi ayakta tutacak rasânet /sağlamlık ve kuvvette olmadığını nasıl inkâr edebiliriz?

Türk Selçuklu Seramik Tabak. 12-13.yy.
Ellerinde Kızıl Elma tutan Çift.

Bana: “Sus, söyleme, buna bühtan, iftirâ derler,” diyenler de mevcut. Söylesinler. Amma biz, Allah’a olduğu gibi onun kullarına hattâ benî beşere mesaj vermek mes’ûliyet ve taahhüdü ile borçlu bulunuyoruz. Şu halde, evvel emirde, dünyâya karşı olan borcumuzu îfâ etmeden evvel, kendi kendimize karşı dürüst olmamız gerekmez mi? Onun için susmayacağım, kimse tevhide gönül vermiş olan dindaşlarımızın hiçbirini susturamaz.

Tevhitten nafakalanmış İslâm mantığının içinde adâlet, insaf, hak ve nizam, tevhit ağacının dalı budağı, daha doğrusu meyvesi olduğuna göre, yaygın bir coğrafyada hüküm süren âlem-i İslâm haritası içinde M.S.7. asrın sonlarında başlayan nifak hareketlerini temizlemek üzere harekete geçmiş bulunan bu İslâm Hukûku, o çatışma ve didişmeleri ne ölçüde durdurabilmiştir? Bizim bu yolda göstermiş olduğumuz ihmâl ve gaflet yüzünden nasıl olur da mes’ûl sayılmayız?

Öyle ki zamân-ı saâdetteki İslâm’ın getirdiği dostluk, birlik ve kardeşlik, nasıl oldu da ednâ menfaatlerin ayakları altında ezilerek, beşerî hırsların kurbânı edildi. Daha Hulefâ-i Râşidîn, yâni Resûlullah’ın dört yakın dostu ve sırası ile halîfesi olmuş müstesnâ/sıradışı-üstün zevâtın zamânında dahi, o kabîle ve aşîret rûhu, İslâm’ın gömdüğü mezarından fırlayıp çıkarak, fitne ve fesat ocağının yangınını alevlendirdi. Ömer’e, Osman’a, Ali gibi bir dünyâ civanmerdine sallanan kılıç, ne çâre ki bugüne kadar kınına girmemiştir.

Evet bugün?

Ne yazık ki 1400 sene sonra da İslâm âlemi, hatâlarının şuûruna varmış değildir. İşte, bütün kabîle ve aşiret ayrılıklarındaki parçalanışları tevhîdin lehimleyici kudreti ile izâle eden Kur’an emirlerini, İslâm âlemi ne çabuk unuttu… Ve hâlâ da dünyevî ve hayvânî ihtiraslarının yuları ile sürüklenerek çekildiği şekâvet ve düşmanlık sahrâlarına doğru gitmekte devam ediyor.

Nitekim bir Suriye var ki Müslüman kardeşlerine, çirkin politika oyunları ile diş bilemekte bulunuyor. Mekke müşriklerinin putlarını kıran ve İslâm’ın kıblesi olan beldede, İslâm dünyasına mesaj verecek bir uyanış mevcut değil; hattâ taassup siperi arkasına sığınmakla, hatâlarını gizlemek kaygusu içinde son derece tedirgin ve suçlu… Zengin ve şımarık…

Tek tek istiklâl sâhibi olmak uğruna birbiri ile didişmek hakkını kazanmak için nelerin unutulması lâzım geldiğini düşünmek gerek. İslâm’ın tabiatından gelen üstün vasıfları yaşatmak yolunda neden gayret göstermemiş bulunuyoruz?

Sâmiha AYVERDİ-Dünden Bugüne Ne Kalmıştır, S.118