Türk Köpeği-3

0
31

On beş gün sonra yine aynı yerdeydim. Aynı sütuna oturdum. Etraf yine muhteşemdi. Güneş yine aynı şekilde parıldıyordu. Ama bu defa yalnızdım, eskiden berâber olduğumuz yerde yalnızdım… Ve bana, ihtişam azalmış gibi geldi.

Sütunun altındaki delik yine duruyordu. Ama anne köpek yoktu ortada. Uzağa gitmiş olmayacağını tahmin ettim. Çünkü köpeklerin kanununa göre, mahalleden dışarı çıkamazdı. Beklemeye karar verdim.

Bu arada elimi deliğe sokup, içini bir yoklamak aklıma geldi. Yavrular içeride olmalıydı. Evet, gerçekten içeride yumuşacık tüylere dokundu elim. O zaman hayvanları göreyim diye ikisini de tuttum, dışarı çıkarım. Ağlayıp viyakladılar.

Pek fazla çıkmadı da sesleri, ama biraz viyaklama yetti. Çok geçmeden, muhtemel bir cinâyeti önlemek maksadıyla, mahallenin bütün köpekleri imdâda koştu. Bir anda kendimi beş yüz köpekten meydana gelmiş bir dâirenin içinde buldum.

Hepsi de hırlıyorlardı. Ama hiçbiri dişlerini göstermiyordu. Çünkü gayet rahat, ayaklarımın dibinde duran yavrular, mâsumiyetimi gösteriyordu onlara. Ama ben, kendimi suçlu buldum ve baldırlarımın tehlikeyle karşı karşıya olduğunu hissettim.

İşte o sırada gerçek bir tiyatro sahnesi oynanmaya başladı:

Tehlikeden haberdar edilen Ana köpek, yavrularını kurtarmak için koşa koşa hâdise yerine yetişmeye çalışıyor… En kötü ihtimâli düşünerek, dili bir karış dışarıda deli gibi koşuyordu. Ama birden bire beni gördü ve tanıdı.

O zaman en tuhaf, en hârikulâde sahne cereyan etmeye başladı!

Bir an içinde etrafımdaki köpekler yok oluverdi. Ana köpeğin bir havlaması, onlara, tehlike olmadığını ve dağılmaları gerektiğini anlatmıştı. Ve kendisi…

Karnı yere dokunurcasına yere eğilmiş, ayakkabılarımı yalayarak, apâşikâr bir şekilde arkadaşlarının yaptığı muâmele için benden özür diliyordu. Bana, nasıl yapmışlardı bunu? Ve yavruları, şaşkın küçükler, nasıl olmuş da beni tanımamışlardı? Olur şey değildi bu! Unutmam lâzımdı bunu…

Zavallı hayvanın başını okşadıktan sonra, kara ekmek satıcısını çağırınca, birden kalktı ve çeşitli maskaralıklarla, sevincini göstermeye başladı. Ama hemen ardından, analık vazifesini hatırladı ve başka hiçbir hayvan dünyâsında benzeri görülmeyecek bir zekâ ve medeniyet örneği vererek, art arda iki yavrusunu dişleri arasına alarak, hırsla gözlerimin önünde hırpaladı.

Şüphesiz, onları cezâlandırıyordu. Kendilerine kara ekmek alan bir insandan korkmamak gerektiğini onlara anlatıyor, bu faydalı gerçeği yavru köpeklerin kafasına sokmaya çalışıyordu. Kulaklarındaki bir iki diş darbesi, onlara iyi bir ders olacaktı.

(1) Burada, 1910 yılında, İstanbul köpeklerini ortadan kaldıran menfur, korkunç katliamı hatırlatmaya lüzum yok. Ancak, bu aptalca cinayetten Türkler’i, gerçek Müslüman-Türkler’i tenzih etmek yerinde olur.

O devirde, iktidarsızlığı yüzünden, Osmanlı İmparatorluğu’nu sür’atle mahva götüren İttihat ve Terakkî Komitesi’nin istibdat idâresi devriydi. Ve bu zararsız yüz bin köpeği ortadan kaldırmaya karar veren İstanbul Belediyesi’nin âzâsı, çok çeşitli unsurlardan meydana geliyordu ve bunlar arasında Türkler ekseriyette değildi.

Hem Türk var, Türk var. Yarı Garplı Türk, Jön-Türk, her devirde Türkiye’nin kötü ruhu olan Levantenler’le düşe kalka çok değişmiştir… Bunlar bana hiçbir zaman işe yarar bir şey söyleyememiştir.

Ve öbür Türk, siyâsetle alâkası olmayan eski Türk; tarlasını bellemekten, sürüsünü otlatmaktan, bâzı küçük el sanatlarıyla uğraşmaktan başka bir şey bilmeyen sâde ve tatlı Türk… Tanıdığım, Asya ve Avrupa’daki köylerinde, evlerine girip çıktığım Türk… Ah, inanın bana…

Dünyâda hiçbir kimse onun kadar sevilmeye, hürmet edilmeye, îtibar edilmeye lâyık değildir. Beşeriyetin, varlığıyla iftihar edebileceği ondan başka insan yoktur.