Türk Rûhu-2

0
108

Claude Farrere anlatıyor:

Gecenin karanlığında rıhtım boyunca ilerleyen bir sandal, dikkat çekmez. Hem belki de… Evet, belki de Türk nöbetçi uyuyordur şimdi!

Gerçekten de öyleydi. Gündüzün beni korkutan yerde kimse yoktu artık. Yavaşça yanaştık.

Sandalı rıhtıma bağlayarak, başına bir nöbetçi diktim. Sonra, geri kalan adamlarımla sessizce rıhtımdan, hattâ şehirden uzaklaştım. Çanakkale bana, tuzaklarla dolu gibi görünüyordu. Rüyâlarıma konu olan Koyun’u satın alabilmek için herhangi bir köy, işimi görürdü.

Şehirden iki kilometre uzakta bir köye rastladık. Köyün kendisine mahsus bir pazarı vardı. Ortalık ağarmaya başlamıştı. Çobanlar, getirdikleri hayvanları kazıklara bağlı iplerle ayrılmış bölmelere yerleştiriyor, köylüler satacakları eşyâyı yayıyordu; Kuşkonmazlar, havuçlar, enginarlar insana sevinç veren patates çuvalları… Ve daha, Anadolu’nun çeşitli mahsulleri, eşeklerin sırtından indiriliyor, sıra sıra pazaryerine seriliyordu.

Çok geçmeden alışverişe başladım ve aynı anda hayretler içinde kaldım. Koyun, sebzeler, karpuzlar, üzüm hepsi inanılmaz… Duyulmamış, akıl almaz derecede ucuz fiyatlarla satılıyordu. Ve benim için çok şaşırtıcı oldu ama Türk satıcılar, üstelik hırsız da değildi. Çalmıyorlardı. Cebelitârık’la İstanbul arasında ilk defa nâmuslu insanlarla alışveriş ediyordum.

Bu şaşkınlık içinde, durmadan satın alıyor ve istediklerimi son meteliğine kadar ödüyordum. Allah için, bu iyi insanlar, benim yabancılığımdan istifadeye kalkmadılar. En son aldığım şey de bana, ilk aldığım kadar ucuz geldi.

Rûhumun içinden, Türk rûhunu ve Türkiye’yi takdis ediyordum. Sonunda, satın aldığım eşyâyı, köyün eşekçisinden kirâladığım iki eşeğe yükledim ve Çanakkale’nim yolunu tuttum.

Güneş yükselmişti. Bu saatte uyanmış olması çok muhtemel bulunan nöbetçinin gözü önünde eşyâları nasıl yükleyeceğimi düşünüp duruyordum.

İki eşeğimi, yularından tutmuş hızla ilerlemeye çalışırken, birden, bir süvâri peydâ oldu. Köyden, bizim için gönderilmişti. Geri dönmemizi söylüyordu.

“—Tamam, diye düşündüm; herşey çok iyi gidiyordu. İşte çapanoğlu çıkıyor şimdi, dur bakalım.

Döndük. Köyde, pazaryerinin ortasında, pazarın gürültüleri arasında beş, altı beyaz sakallı bizi bekliyordu. Bunlar, Kadı ve köyün ileri gelenleriydi. Hemen yerlere kadar eğilip selâmlakakta fayda gördüm. En büyük ciddiyetle selâmımı iâde ettiler.

Ama bu selâmın altında başka şeyler olduğunu seziyordum. Kadı’nın arkasında, bir sıra adam suçlu gibi dizilmişti; hepsi de alışveriş ettiğim adamlardı. Hiç şüphesiz bu zavallılar, mallarını benim gibi bir kâfir köpeğe sattıkları için alenen/açıkça cezâlandırılacaklardı.

Yanlış anlamamışım. Kadı, eşeklerimdeki yükün hepsini indirtti. Sonra aldıklarımı cins cins ayırttı; her cins ayrı ayrı tartıldı. Patatesleri bile saydılr.

Tahmin ettiğiniz gibi, îtiraz etmeyi aklımdan bile geçirmiyordum. Bu, durumumu kötüleştirmekten başka  bir işe yaramazdı.

Tartı işi bitince, satıcılar sıra sıra hey’etin huzuruna geldiler. Tek kelimesini anlamıyordum ama, şüphesiz sorgular soruluyor, ithamlar/suçlamalar yapılıyordu. Kadı, sert bir ifâdeyle parmağını uzatmış, domatesleri salatalıkları teker teker işâret ediyordu. Suçlular, pişman bir hâlde, suçlarını îtiraf ettiler.

Sonra bir küçük torba getirildi. Her satıcı kesesini açtı ve Kadı’ya birkaç kuruş cezâ ödedi. Herkes parayı ödedikten sonra, torba kapandı ve ağzı büzülerek bağlandı.

Sonra… Sonra… Hikâye inanılmaz bir gidiş almaya başladı. İyi dinleyin: Kadı’nın bir işâreti üzerine, aldığım eşyâlar -bir tânesi eksik olmamak üzere- tekrar eşeklerime yüklendi. Ve kadı… Dinleyin… Duyun bunu! Ve Kadı, nâzik bir el hareketiyle bana izin verdiğini belirterek, kuruşlarla dolu torbayı bana verdi… Evet bana verdi.

Gözlerim faltaşı gibi açılmıştı. Aynı zamanda câminin imamı olan Kadı, çeşitli diller bilen muhterem bir zâttı. Bildiği kadar Fransızca’sıyla bana izahat verdi:

—Çünkü satıcılar, bana sattıkları eşyadan kâr ettiler… Evet, yüzde on kazandılar. Hâlbuki yabancıdan kâr alınmaz… Kitap’ta/Kur’an’da şöyle yazar: “Yabancıya, misâfirin gibi muâmele edeceksin.’’

Saint–Albans’a dönerken, başka bir yerde, bizim Moliere’imizde yazılı olanları düşünüyordum, yanılmıyorsam şöyleydi:

“Gerçekten öyle, Türk’e lâyık bir şuurla…”