Üç Türk Şehidi-2

0
77

Ahmed Alâeddin Bey, bağlı elleriyle burnusu‘nun kıvrımlarını karıştırdı:

“—İşte tâyin emrim!”

 Bu beklenmedik belgeyi incelerken, o devam etti:

“—Tercümanınıza gösterirseniz, Seraskerlik/Osmanlı Ordusu’na komutanlık eden Vezir tarafından Trablus vilâyetindeki İkinci Arap Gönüllüleri Alayı’na Kumandan olarak tâyin edildiğimi söyleyecektir. Ben de şunu ilâve edeyim ki, üniformasız askerlerin kumandanı olduğumdan, askerlerimle aynı kılıkta olmak için, Osmanlı Mîralayı üniformamı giymiyorum.’’

Ahmed Alâeddin Bey, böyle dedi ve sustu.

Bir anda Dîvân-ı Harp barakasını öyle bir sessizlik kapladı ki, orada bulunanlar harıl harıl yazan iki gazetecinin kalemlerinin çıkardığı sesi rahatça duydular.

İlk olarak Carlo Torelli kendini topladı ve sert bir hareketle elindeki tâyin emrini buruşturarak dimdik duran Türk’e dönüp:

-Kabûl, dedi, kabul!.. Siz, Mîralay Ahmed’siniz.

Belki de yaptığı küstahlığın farkında olmadan, onun ikinci adını söylememişti. Devam etti:

-Siz, Mîralay Ahmed’siniz… Peki sonra?

Sanık, kaşlarını kaldırarak yüzüne baktı. Carlo Torelli:

-Evet, sonra? Diye tekrar etti:

-Bu, bir şeyi değiştirmez ki! Önceki gün, yâni 26 Ekim’de İtalyan Birliklerini hâince arkadan vuranlarla birlik olmakla suçlanıyorsunuz. Bunu inkâr edebilir misiniz?

Ahmed Bey, istihfafla/küçümseyerek gülümsedi:

“-Biz Türkler’in arasında bir tek hâin çıkmaz! Bizim îlân-ı harp tarzımızda/savaş sırasında düşmanlarımıza davranışımızda bile hâinlik yoktur, bunu iyi bilin! Ben sizi hâince arkadan vurmadım, sâdece size hücum ettim. Hepsi bu!”

-Arkadan vurdunuz!

“—Arkadan olsa ne fark eder? Siz nasıl olsa, Habeşistan’da olduğu gibi, sayıca çok az olan rakibinizin çevirme hareketinden kendinizi kurtaramayacak kadar kötü askersiniz.

-Sayıca az değil, çok!

“—Hayır, az! Siz 50.000 İtalyan’dınız. Biz, 3.000 Osmanlı’ydık, 15.000 kişilik de Arap takviyemiz vardı. Önceki gün benim Alayımdaki tüfek sayısı 400’den ibâretti.

—Nerede bu tüfekler?

“—Tüfekler için canınızı sıkmayın! Artçı birliğimiz ric’ati/kaçışı sağlamak için kendilerini boş yere fedâ etmediler. Bu dört yüz tüfekten üç yüz ellisini bir dahaki çatışmada üzerinize çevrili bulacaksınız.

Geriye kalır elli tüfek. Onlardan yâni o tüfekleri taşıyan kahramanlardan on beşi vuruldu -evet sâdece on beş- çünkü öylesine kötü nişancısınız! Geriye kalan otuz beş artçı da Dîvân-ı Harbiniz tarafından katledildi.”

-Îdam edildiler Mösyö! Usûlüne göre yapılan yargılamadan sonra, kaanûnen idam edildiler! Sözde askerler… Bunlar hayduttan başka bir şey değildi. Çünkü önce bize tâbî olduklarını bildirdiler, sonra da bize karşı silâha sarılıp, sırtımızdan vurmaya kalktılar.

Türk, ilk defâ kaşlarını çattı, katı bir sesle:

“-Ölülere hakâret etmek için alçak olmak lâzımdır Mösyö!” Dedi.

Karşısındaki ne cevap vereceğini düşüne dursun, Ahmed Alâeddin Bey sözüne devam etti:

“-Ayrıca söylediklerinizde zerre kadar gerçeklik payı yok… Kendiniz de biliyorsunuz bunu! Benim askerlerim hiçbir zaman size tâbî olduklarını bildirmediler. Aynı şekilde, ne Gönüllü Alayları’ndan bir Arap, ne bağımsız bir Kaaid/Kılavuz-Rehber, ne de bir Kabîle Reisi sizin bayrağınızı tanıdı!

-Haydi, haydi… Yüz iki yüz tâne reis geldi!

“-Çoğu Yahudi olan, yüz – iki yüz dilenci… Onları siz reis kılığına soktunuz! Bu, haydutluğun suç ortağı olan(3) Avrupalılar’a göre belki bir şeydir; ama biz Müslümanlara göre hiçbir şey ifâde etmez. Allah nazarında bir şey ifâde etmez… Sizin ve bizim Allâh’ımız nazarında bir şey ifâde etmez!

Carlo Torelli, harıl harıl not alan gazetecilere şöyle bir baktı. Sonra, ciddî bir sesle:

-Bunların hepsi yalan ve iftira! Hem zararı yok, bir mahkûmun sözleri bize dokunmaz. Bundan sonra daha az konuşun ve daha iyi cevaplar verin soracaklarıma… 26 Ekim saldırısında bulundunuz mu?

Dedi.

“-O harekâtı ben idâre ettim.

-Güzel! Yanınızdaki bu iki adam da katıldı mı?

“-Evet… Oğlum askerdir; emekli Mîrlivâ olan babam da benim birliğime yazılarak yeniden asker oldu.

-Peki, siz üçünüz de üniformasız mı dövüştünüz?

“–Evet! Sebebini söyledim.”

-Pekâlâ. Trablus yerlilerine kumanda ettiniz, onları silâh altına aldınız mı?

“-Bir Türk vilâyeti olan Trabluslu Arapları, yâni Osmanlı vatandaşlarını silâh altına aldım, onlara kumanda ettim.”

-Peki, yeter!

Carlo Torelli, bu sefer resmen iki yardımcısına dönerek, soran gözlerle baktı. Onlar da mahkeme reisini bakışlarıyla tasdik ettiler.

Türkler gülümseyerek, haklarında verilecek hükmü hafife alıp umursamayarak bekliyorlardı.

Batılı basın mensuplarından utanarak, hükmü ayakta bildirmenin daha uygun olacağını düşünmüş olmalı ki Carlo Torelli ayağa kalktı, gayet terbiyeli bir sesle:

–Mahkeme heyeti, sanıkları yargılamış ve onların gayr-ı nizâmî kuvvetlere mensup olduklarını; yeminle tâbiiyet bildirmelerine rağmen, silâha sarılıp dövüştüklerini kendi itiraflarıyla tesbit etmiş ve ölüm cezasına çarptırmıştır. Hüküm, derhâl infaz edilecektir.

Dedi. Napolili Başkâtip Antonio Onagliya:

-Hüküm, deftere geçirilmiştir; temyiz edilmesi mümkün değildir, diye kekeledi.

Üç mahkûmdan hiçbirinin yüzündeki alaycı gülümseme değişmedi. Sâdece Ahmed Bey, kendine güvenen bir sesle:

“-Pâdişâhım çok yaşa!” Dedi.

 İhtiyar Mehmed Paşa:

“-Allâhu Ekber!” Diye seslendi. Çocuğa gelince… Babasına ve Büyükbabasına karşı saygısını bozmayarak, sustu.

Karabinyerler/İtalyan jandarması, mahkûmları götürdü. Dîvân-ı Harp barakasının dışında bir manga askerin tüfek sesi duyuldu.

Başkâtip Antonio Onaglia, sonucu bildirdi:

-Adâlet yerini buldu!

Ve Başkan Carlo Torelli emretti:

-Diğer sanıkları getirin!

Bu son sözleri söylerken yüzü kızardı; Fransız ve İngiliz gazetecileri görmemek için başını çevirdi. Çünkü iki gazeteci, beş on sâniye önce ayağa kalkmış, şehid edilmeye götürülen üç mâsumu, şapkalarını ellerine alarak selâmlamışlardı. Şimdi ise şapkaları başlarında, mahkeme hey’etine sırtlarını dönerek kapıdan çıkıyor ve çıkarken eşiğe tükürüyorlardı.(4)

  • Miralay: Albay.
  • Mîrlivâ: Tuğgeneral.
  • Avrupa, İtalyan tecâvüzünü protesto etmediği için gerçekten suç ortağıdır. Sâdece Almanya, o sırada Türkler’e karşı sempatisini göstermiştir.
  • 1914’den önce yazıldı. Buna rağmen yazar, gerçeğe hiçbir şey ilâve etmediği için, yazdıkları arasından çıkarılacak bir şey bulamadı. Mareşal Lyautey’nin emrinde çalışmak şerefine nâil olduğu için de Batı medeniyetini İslâm topraklarına götürmek için kurşuna dizmekten başka metodlar olduğunu da bilir.