Görülüyor ki, müellifin dikkatli olmak husûsunda büyük bir gayreti vardır. Bu bakımdan Ayasofya’yı, Süleymâniye’yi ve öbür câmileri, türbeleri, çeşmeleri, sarayları, konakları hususi evleri, devlet ve ordu teşkilâtımızı vesâire… Takdîre değer bir dikkatle târif etmiştir. Atmeydanı’nı, sütunları, yazılı taşları da ihmâl etmemiştir.

Bu arada elbette efsâneleri de sayıp dökmekten kendini alamıyor. Burmalı Taşı, yılanlara karşı ‘’tılsım’’ sayıyor ki buna benzer inanışları, bizim Evliya Çelebi’mizde de rastlamaktayız. (1611-1681)

*

Fransız seyyah Thevenot’nun ilgisini, gayet normal olarak pâdişahın sarayı üzerinde toplanmış görüyoruz. Mîmârisinde ihtişama rastlanmadığını… Bu kadar imkâna sâhipken bir hükümdara göre buranın pek sâde bir saray olduğunu söylüyor. Hıristiyan olduğu için, saray yanında Ortodoksların bir âyinini belirtmeden geçemiyor:

(Haliç ağzında, Galata’nın karşısında rıhtım üzerinde, toprak seviyesinden azıcık yüksekte bir köşk vardır. Pâdişah, oyalanmak için sık sık buraya gelir, denizde gezmek maksadıyla kadırgasına Sarayın buradan biner. Marmara’ya nâzır Yedikule istikametinde epeyce yüksek diğer bir köşk daha vardır. Pâdişah, eğlenmek için ara sıra buraya da gelir.

Burası, sundurma üstüne binâ edilmiştir, surlara dayanır ve burada bir Ayazma –Rumlarca kutsal sayılan, suyunun şifâlı olduğuna inanılıp ziyâret edilen çeşme veya pınar- vardır. Rumlara nazaran vaktiyle bu yerde bir kilise mevcutmuş. Yortuda Ortodokslar gelip ayazmanın suyundan hastalarına içirirler, soyup, onları kuma gömerler fakat hemen çıkarırlar. Sağlamlar bile aynı şeyleri yapar. Pâdişah, yortu günü burada bulunup, manzarayı pencereden seyrederler.)

Bizlerin, Türklükle alâkalı mevzulara nasıl hususi bir dikkatimiz var ise, Thevenot’nun Hıristiyanlıkla, Fransızlıkla alâkalı mevzulara hususi dikkati böylece başlıyor. Ne kadar hakikate ve maddî ölçülere bağlı kalsa, bu bahisler açılınca, onu çok defa kendi cephesine iltimas eder –objektifliğini, tarafsızlığını kaybettiğini- görüyoruz.

Hele siyâsî ve askerî konularda buna sık sık rastlayacağız. Verdiği hükümleri, ettiği târifleri, gizleyemediği duygularını da açıkça ve hep birlikte göreceğiz. Sonuç olarak bu satırları üç yüz şu kadar sene önceki Hıristiyan taassubu döneminde bir Batılı seyyah yazmıştır. Bâzı bâzı aleyhimizde şeyler yazmışsa da, çok defa meziyetlerimizi belirtmeden geçmemiştir. Onun verdiği hükümleri başka bir kılıfa sokmaya kalkarsak târihî belgelere saygısızlık etmiş sayılırız.