Bana Kalsa

0
32

Diyelim ki karnınız aç diye lokantaya girdiniz… Çorbaya ihtiyâcınız var ama size pilavı getirip dayıyorlar. Bir başkası kebap arzu ettiği hâlde önüne gelen şey, turşu!

Böyle bir yere gittiniz diyelim, bir daha gitmek ister misiniz?

Bir tiyatro düşünün… Sahneyle salon yâni oyuncularla seyirciler arasında bir bağ, bir yakınlık yok ise bu oyunun başarılı olacağını kim iddia edebilir? Seyirci, kendisini oyuna ne kadar dâhil hissediyorsa, o temsil de başarılı demektir, oyuncular da! Aksi takdirde hiç kimse böyle bir yere bir daha gelmek istemez.

Sâdece tiyatro için de değil, hayâtının hemen her safhasında insan psikolojisi üstte ifâde ettiğimiz şartın sağlanmasını bekler. Çünkü her insan ayrı ayrı bir âlemdir; mîdevî ihtiyaçları, duyguları, zevkleri, sıkıntıları da keza farklı farklıdır.

Bir şiir, şâiri nezdinde ne değer taşırsa taşısın, onu okuyan insan eğer o mısra’larda kendisine âit duygulardan esintilar bulmazsa neye yarar ki? Aynı şeyleri bir resim, bir fotoğraf yahut bir mûsıkî eseri için de rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bu, mâdem tartışılmayacak kadar açık seçik insanî bir gerçektir ve başarılı olmayı kafasına koymuş her akıl sâhibi de bu gerçekten faydalanıyorken, Cuma hutbeleri neden bunun dışındadır? Neden hutbe merkezin kontrolünde tutulur?

Bâri, merkezden gönderilen metni genel olarak tâkip etmekle birlikte, hiç olmazsa vazife yaptığı köy, kasaba, mahalle vesâiredeki insanların ihtiyaçlarını da imam efendi bu hutbeye dâhil etse; dâhil edecek kadar o metni okuyup hazmetse, monotonluktan ve kolaycılıktan vazgeçse!

Yoksa onlara bu kadar da serbestî tanınmıyor mu?

Sanal âlemin havasına iyiden iyiye uymuş olmalıyız ki; minberdeki imam, elindeki bir kâğıttan veya cep telefonundan hutbeyi okuyor. Bu noktada, yapılan bu işe ezber sözüyle hâlâ daha ‘’hutbe’’ demenin bir anlamı kalmıyor. Olsa olsa bunun adı “Cuma Kıraati” olabilir. Zîra ortada “hatip” yok ki hutbe, hutbe olsun.

Halbuki, ülkemizin her köşesindeki insanın sıkıntıları ve mes’eleleri farklı farklı olmakla, Ankara’dan, masa başında birinin yazdığı “nasihatlerle” o değişik ihtiyaçlara nasıl cevap verileceği…

Cuma namazına gelmiş bir tek çocuk bile olsa, o yavruya nasıl ulaşılacağı mutlaka göz önüne alınmalıydı. Bu ise, hutbenin gerçekten hutbe olmasına bağlıdır. İmam efendi cemaate bakıp saflar arasında çocuk görse, ona özel bir iki kelâm edebilir ve edebilecek kalibrede de olmalıdır.

İşte bu noktada ‘’bana kalsa…” diyor insan!

Şu âna kadar iyiden iyiye “yasak savmak”tan öteye geçmeyen ve cemaatin gönlüne ulaşmaktan da fersah fersah uzaktaki uygulamadan vazgeçmeli; Diyânet, seçtiği – yetiştirdiği imamlara güvenip, hutbeyi tekrar hutbe hâline getirmenin şartlarını ortaya sermelidir.