Suûdîler katı Vehhâbîlik mezhebini kabul ettikten başka, üstelik müslümanları sağlam îmanlarından saptırmayı menfaatleri îcâbı bir siyâsî çâre kabul etmek yoluna gitmişlerdir. Hattâ benim gibi sâde bir vatandaşı dahi aracılar yolu ile kandırmaya uğraşmış ve dâvet etmekle şeref duyacaklarını bildirerek bu basit kadının peşine düşürdükleri kimse vâsıtası ile Cidde’ye ayak basar basmaz, kralın sarayında misâfir edilebileceğimizi ve yazacağımız bir risâleyi de Arapçaya tercüme ettireceklerini vaad ederek, akılları sıra beni râzı edeceklerini zannetmişlerdir.
Aslında zamân-ı saâdetin pırıl pırıl devri kapanıp, İslâm’ın hukûkîleşmesi lüzumu ile bir kelâmcılık devri ortaya çıkınca, katı tutum kendini göstermeye başlamıştı.
Ne çâre ki, İslâm’ın ilim devri olan bu ara, tıpta, astronomide, kimyâda mesâfe alınan yollar tıkanmış, halbuki yeni hamlelere gebe olan batı, İslâm’dan faydalanmaktan geri kalmamıştı.
Katı ve aşırı şekilci tutumun XVIII. Asırdaki tezâhürü olan Vehhâbîlerin anlayışları pek beğenilmemekle berâber, hâlâ ateşperestlik izlerini taşıyan İranlıları da yokladı.
Hanbelîliğin daha da sertleştirilmiş bir şekli olan bu katı mezhep, XVIII. Asır ortalarında Osmanlı hâkimiyeti altındaki Arabistan’da Benî Temim kabilesinden Abdülvehhab Bin Muhammed (ö.1745) tarafından kurulmuştu.
Necid emîrlerinden Deriye Şeyhi Muhammed bin Suud ve oğlu Abdülaziz’in desteğiyle kısa zamanda bütün Arabistan’a yayıldı Daha sonra halifeliğini îlânj eden Abdülaziz’in oğlu Suud, Mekke’ye girdi, Medîne’yi kuşattı. Bütün ashap mezarlarını yıktırdı. Girdikleri her yerde Suûdî ulemâyı katledip yağma ve katliam yaptı.
Nihâyet Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrâhim Paşa tarafından 1818’de tevkif edildiler. Suud’un oğlu Abdullah, adamları ile birlikte İstanbul’a gönderilip ilân edildi.
Osmanlılar Hicaz’dan çekilince, Suûdî emîrlerinden Abdülaziz, Şerif Hüseyin’i Mekke’den çıkarıp Medîne’yi de zaptederek Suûdî
Krallığı’nı kurdu. Bugünkü Suûdî Arabistan kralları onun soyundandır.
*
Cenâb-ı Hak, Hicaz’a petrol zenginliği vermek suretiyle kullarını maddî bir nîmet ile taltif ederken, o imtiyâzı en kötü surette kullandılar. Allah’ın kullarını aldatan petrol zenginliğini Vehhâbîlik adına yan ceplerine bol bol yerleştirmiş bulunanlar, bir aşiret ve kabîle çekişmesi ile İslâm haritası paramparça olurken, “Ben maddî refah ve âdil bir nızâmın kurucusu olacağım!” demekten utanmazlar mı?
İnsan oğlunun, ahlâk-ı Muhammedî ile terbiye edilmedikçe ıslâhı ve âdil bir nizâmı gerçekleştirmesi mümkün olamaz. Âdem oğluna, kendi nefsini yenmiş İslâm ulularının açacağı bir ihlâs ve terbiye çığırı gerek… İşte Ahmed-er Rifâî, işte Endülüs İspanyolları arasında Mürsiye şehrinde doğan Muhiddîn-i Arabî, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Yûnus Emre, Hacı Bayram-ı Velî…
Halk onları sevmiş, saymış ve yolun yolumdur demekten geri kalmamıştır. Karşılıklı sevgi olunca, o iş yürür, hem öylesine dal budak salar ki artık aradan geçen yıllara rağmen ne halk Ahmed-er Rifâî’yi ne diğer velîleri unutmuş ne de onların rûhânî evlâtlarını Vehhâbîlik gibi bir tehlikenin kucağına düşürmüştür.
*
Kısa zamanda uydurmaca safsataların söylendiği meydanlarda bundan evvel el kol hareketleriyle görülenlere, kolları omuzlarından kopacakmış gibi heyecanla konuşanlara halk az da olsa: “Pek iyi, dediğine, yavan palavralarına inanmıyorum ama gene de inanmış görünmek oyunu oynuyorum” dedi.
*Türk akıncılarının ta Urallar’dan, Orta Asya’dan mânen önlerine düşen Ahmed Yesevî’nin izindeki îman seferlerini anlatmaya kalkmak çok uzun olacağı için, dünya târihine yeni bir çığır açmış olduğunu söylemekle iktifâ edelim ve sözü uzatmayalım vesselâm.





















