*İnsanın eskisi, gittiği yerden geri gelemiyor.

 Ramazan ayı ise, her yıl yeniden geliyor.

Mâdem böyle, o hâlde ‘’eski insanlar’’ vardır, olabilir. Fakat ‘’eskiyen bir ramazan’’dan söz edilemez. Olsa olsa… Eskiyen ramazan, gene ‘’İnsan Ramazan’’dır.

                                x

*Yeni bir ramazan ayını idrâk ediyor olmak, büyük lûtuf. Binlerce şükür. Fakat bundan da mühimi şu:

Ramazan, gelmesine geldi de, acaba bizi nasıl buldu?

Geçen yıl bayram sabahı bıraktığı biz; aradan geçen bunca zaman zarfında insanlık derecemizi artırabildik mi? Yoksa bizde gerileme veyâ yerinde sayma mı söz konusu?

Kısaca, ramazan bizi nasıl buldu?

Ramazanın gelmiş olmasından daha önemli olan husus, onun bizi ‘’ahlâken gelişmiş’’ bulup bulmadığıdır.

                                        X

*Demek ki, ramazanın eskisi yenisi olmaz. Ramazan ramazandır. Ama, insanı eski hâliyle bulan… yâni bir yıl önce otladığı yerde duran insanı alıp ötelere taşımak üzere gelen mübârek aylar vardır; içlerinden birinin adı da ramazandır.

                                        X

*Asırlardan beri oruç; imsakle iftar arasında tutuluyor. Sayı bakımından da hep otuzdu, gene otuz!

Terâvih namazının rekâtları mı değişti? Azalıp çoğalma var mı?

Yooo, ne münâsebet?

Peki kardeşim, nesi yeni bu gelen ramazanın? Bu, bizim bildiğimiz eski ramazanın ta kendisi?

Öyleyse, nedir şu ‘’eski ramazanlar’’ muhabbetinin mânâsı?

                                         X

*Oruç, ma’lûmdur ki günün belirli saatleri arasında aç kalmaktan ibâret değil!

Böylesi –olsa olsa- ağzın veyâ midenin orucu olabilir.

İnsanın, buna benzer ne kadar uzvu varsa orucun sınırları da aynı nisbette genişliyor demektir.

Hele hele, insanın bir başka uzvu daha var ki oruçlu olması gereken bütün organlarına hükmeden, odur; niyetlerimiz yâni..yâhut kalbimiz, sırrımız hattâ!

İşte bu merkeze de oruç tutturacak bir ramazan idrâkinden söz etmeliyiz.

Her uzvun: ’’Oruçluyum!’’ diyebileceği yâhut insanın her uzvu için ‘’oruçlu!’’ diyebileceği… hattâ, düşüncelerin bile her türlü kötü ve zararlı şeyi ‘’imsâk ettiği’’ bir din olmasaydı dinimiz; ne kadar da sığ, ne kadar da basit ve câhilâne olurdu. Oruç, nasıl ruhsuzlaşırdı.

Ramazanda, oruç vâsıtasıyla bu idrâke varamamış bedendeki ruh, insan havsalasının alamıyacağı derecede mustarip olmalı!

Böyle bir vücuttaki ruh, diri diri mezara gömülen insandan farksız demektir.

Yâni başta oruç olmak üzere, Allah’ın bize emrettiği her ibâdet hakkında derin hikmetler aramayan… aksine her ibâdeti basite ircâ edip şekil şartını yerine getirmekle yetinen kimse, acabâ insan sayılabilir mi?

Onun bedenindeki ruh, nasıl ıstırap çekmesin?