Han-1

0
62

”Gez, eğlen ama…”

4 Kasım 94,Cuma

Dostlarım! Biliyorsunuz sohbet, çok kişi arasında gidip gelen bir söz yumağıdır yâhut gittikçe büyüyen bir kartopu…

Çok değil, yakın zaman öncesine kadar meselâ askerlik görevi için evinden ayrılacak Türk genci, gidip, hısım-akrabâyı ziyâret eder ve büyüklerinin elini öperdi. Eli öpülen yaşlılar, delikanlıya duâ edip, sırtını sıvazlar ve şöyle derlerdi:

-“Gittiğin yerde han yap oğlum, han yap!”

 İşte, biz de aynı güzel dilekle yola çıkıyor ve sohbetimize başlıyoruz. Merhum Tâhir Karagöz’ün Uşşak makamında güzel bir şarkısı var; şöyle diyor:

                                  Bizim hancı, gerçek hancı

                                  Diğerleri hep yalancı

                                  Hanın iki kapısı var

                                  Giren yolcu, mutlak çıkar

                                   Bu hancıyı âlem tanır

                                   Herkes gider, Hancı kalır

                                   Dostum O’dur; esas Hancı

                                   Diğerleri, hep yalancı.

Şâir, her ne kadar, “Bu Hancı’yı âlem tanır”, diyorsa da bu söz biraz tartışmalı…

Âlem halkı, Gerçek Hancı’yı gerçekten tanısaydı; bir gün olup herkesin gittiğini, fakat yalnızca Hancı’nın kaldığını unutmaz… Almanın değil vermenin, öfkenin değil sevmenin; kavganın değil, barış ve birlik olmanın öğretildiği Han’dan, üzerine azıcık koku bulaşan âlem halkı da çevresine o kokuyu yayardı. Gerçek Dost’unu tanır ve bilirdi.

İnsanın hayatta en büyük derdi, bilmesi gereken şeyleri bilmeye çalışmaması, kısaca unuttuklarını hatırlayacak gayreti göstermemesidir.

Bilmek öyle zor iş ki… Bilmek üzerine ciltlerle kitap yazılmış. Bir sürü söz söylenmiş. Bilirsiniz; ”Hâfıza-i beşer nisyan ile mâlüldür.” derler. Yani, insan hâfızası, unutmaya yatkındır. Unutmak, âdeta, insanı sakat bırakan, zayıf düşüren bir hastalıktır. Buna rağmen insanoğlu, “Her şeyi ben bilirim” havasından da bir türlü kurtulamaz.

“Ben” demek, büyük bir fazilettir; ancak yanlışı, hatâyı kabullenmekte kullanılırsa… “Sen, sen!” demek, ben demek kadar edep dışıdır; eğer hatâyı ve yanlışı başkasına yüklemekte kullanılırsa!

“Ben” diyen, “bilirim” diyen kimdir ve neyi biliyordur ki? 

İnsanın, her şeyden önce bilgiden ve bilmekten ne anlaması gerektiğini bilmesi şarttır. Hayat ve dünyâya geliş hakkında henüz bir karar verememiş olanların, yâni hayatın gâyesini bilmeyenlerin Hancı’yı tanıması, ne mümkün?

O hâlde, “Bu Hancı’yı âlem tanır” sözü, şu mânâda söylenmiş olmalı:

“Bütün âlem, O’nun irâdesi altındadır, herkes O’na baş eğer. İstese de istemese de O’nu bilmesi gerekir.”

O’nu bilmek, O’nun hakkında ilim sâhibi olmak başkadır… Hiç bilginiz olmadığı hâlde Hancı’nın gücüne, kudretine ve emirlerine boyun eğmek başkadır. Câhil veya âlim, ne olursak olalım, bizden istenen, boyun eğmek, itaat etmektir, karşı gelmek değil. Ancak, bu itaati bilerek göstermek, edeple yapmak en güzelidir; bilerek ve severek yapmak! Hâlbuki bugün âlem halkının büyük bir kısmı, Hanı ve Hancı’yı unutmuş görünüyor.

İnsanoğlu, bir zamanlar en geniş ve en güzel yurt, yuva bildiği ana karnını da çoktan unutmuştur ama unutmuş olmak, bir annenin mübârek bedeninden kopup geldiğimiz gerçeğini değiştiriyor mu? Ayrıca, yaşadığımız müddetçe dâima değişik ve birbirinden lezzetli gıdâları alırken; ilk dokuz ay on günde bize dünyânın en güzel gıdâsı gelen ve minicik bir kordonla anamızdan yudumladığımız kanı da unutmadık mı? Unutmuş olmamız, belki ömür boyu hatırlayamayacağımız o gıdânın bize can, kan, akıl ve beden veren şey olduğu gerçeğini değiştirir mi? 

İşte, Hancı’yla ilgili unutkanlık da böylesi…

Biz sanıyoruz ki dev otellerin, gökdelenlerin, yeni yeni buluşların yapıldığı uzayda, kara deliklerin kurcalandığı bugünkü dünyâmızda ne han kalmıştır, ne de Hancı!

Evet bunların, eski zamanlarda kaldığını zannediyoruz. Ve bu zan, bizi başka bir yanlışa sürüklüyor. Farkında olsak da olmasak da, Han’ı yok sayınca, yolu ve yolcuyu da inkâr etmiş oluyoruz. Şöyle diyelim: Ev sâhibi sözü, ortada üç şeyin varlığını anlatır; Bir ev var demektir. İki, oranın sâhibi var… Üç, her evin de misâfiri olacaktır. Zan, hiçbir durumda güvenilir olmayan, çürük bir dayanak. Zan, tehlike dolu bir oyuncak. Savaşları, kavga ve nefretleri, dedikodu ve gıybeti üreten, kokuşmuş bir bataklık o!

Biz, tren istasyonlarına, otogarlara, hava meydanı ve vapur iskelelerine bakalım; her an, her nefes koşturan, birbirinin önüne geçmek için çarpışan, çatışan, hak yiyen insanlardan gayrı ne görüyoruz? Bunların her biri, bir yere yetişmenin gayreti ile boğuşmuyor mu? Yetişilmek istenen bir yer varsa bir de oraya uzanan yol vardır. Ve mutlaka yolcu da!

Ama madde ve ruh olmak üzere iki kanatlı yaratılan insanoğlu, nedense tek kanatlı uçacağını zanneder olduğu için ne yolu, ne yolculuğunu ve ne de hedefini hatırlar durumda.

Hedef maddî… Dostlar, dostluklar maddî… Hâlbuki madde, hakîkatin kabuğudur. Ne diye kabukta kalalım?     

Günümüzde belki dün olduğu gibi hanlar, kervan ve kervansaraylar yoktur ama, mîmarî yapıları benzemese de, fonksiyon bakımından aynı ihtiyâcı karşılayan Han’lar, dâima vardır.      

Bu çağın insanı, hayattaki her nesneye dıştan, kabuktan bakmaya hevesli!

Taş duvarları, tahta peykeleri ve sediriyle, isli ocağı, gaz lâmbasıyla, kar gibi çarşafı ve edeple hizmet eden uşakları, seyisleriyle ortada eski hanları görmeyen bizler; güngörmüş, hâlden anlar, hoşgörülü, tatlı dilli sevgi dolu Hancı’yı, evet böyle bir Hancı’yı nasıl bilelim, O’nu nasıl bulalım?

Çevremize azıcık dikkatli bakabilsek, hemen göreceğiz ki; istasyonda, otogarda, vapurda, caddede koşup duran her canlı, Han’a doğru gitmekte… Evi, köyü, yuvası, ülkesi o insanın, o canlının varmak istediği menzil değil mi? Kısaca dostları, sevdikleri birer han değilse nedir? Onları neden özlüyoruz ve biten her günün sonunda yuvamıza, evimize, sevdiklerimize neden koşarak dönüyoruz?

Bizi sâdece onlar kucaklıyor, dinlendirip, doyuruyor çünkü…

Ah dostlarım! İbret almayı bilebilseydik keşke… O zaman dünyâya, Gerçek Dostu bulmaya, ama sâdece o unuttuğumuz, kaybettiğimiz Dost’u bulmaya geldiğimizi de anlardık.

Hem de kolayca…

Hâlbuki Âdemoğlu, ömrünü sahte, fânî sevgilere ve geçici dostluklara harcayan, son seminde de:

“Bir dost bulamadım

Gün akşam oldu…” diye hayıflanan zavallıya benziyor.

Zamânın geçip gittiği doğru mu sizce?

Bence, pek doğru değil!

Çünkü geçip gittiği söylenen zamanı ben hiç görmedim ama doğup-ölen, sayısız insan gördüm. Öyleyse geçip giden, aslında insanoğludur. “Zaman nasıl da geçti?” Yâhut, “Zaman geçip gidiyor” gibi sözler, insanın kendi kendini rahatlatmak ve teselli olmak için uydurduğu sözlerdir.

Böyle yaparak kendimizi sâbit, kalıcı fakat zamânı geçici saymak kurnazlığına başvuruyoruz.

Bilirsiniz Karagöz oyunundaki tipler yâni tasvirler, deriden yapılır. Her biri rengârenk boyanır ve Hayalî denilen Usta Karagözcü, onları belli bir senaryo çerçevesinde oynatır.

Bu, her devirde kendine müşteri bulan, câzibesini kaybetmeyen ve öz be öz Türk olan karagöz oyununda tiplerin; Karagöz’ün, Hacivat’ın veya Tuzsuz Deli Bekir’in canlı olduklarını söyleyebilir, onların kendi istekleriyle hareket edip konuştuklarını düşünebilir misiniz? Elbette hayır! Çocukların, o perdedeki şahısları canlı saymaları yaşları gereğidir, doğrudur, fakat rûhen çocuk kalıp büyüyememiş öyle yetişkinler de var ki bu dünyânın gerçeklerini hayâl, hayâllerini ise gerçek sayıyorlar.

Bunlar yoldan, yolcudan ve Hancı’dan habersiz olanlar, güya yaşayanlardır. Bunlar uyuyanlardır.

Uyku lüzumludur. Fakat devamlı uyku hâli hastalık belirtisidir.

Yüce Peygamberimiz: “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar.” buyurmuyor mu?

O’nun dostlarından bir Dost ise şöyle diyor:

“İnsanın, malım diyebileceği iki şeyi vardır; kalbi ve vakti.”

Bir başka büyük insan da:

“Ömür sermâyeni maddî süslerle harcama! Gez, eğlen ama bu, sende biricik gâye hâlini almasın!” diyor.