Han-3

0
48

“Cennetin Etrâfı…”

Dostlarım! Duâdan maksat, insanın sığınma isteğidir. Böyle bir isteği hisseden kimsenin, bilse de bilmese de kendi güçsüzlüğünü fark ederek, Sâhibi’nin himâye ve korumasına girme arzusuyla yalvarmasıdır. Tövbeyi, şöyle târif etmişlerdir:

“Vakti ve kalbi, Allah yoluna teslim etmektir.”

Zor durumda olan, başı sıkışan, yorulup acıkan… Kısacası muhtaç bulunan insanın, sığındığı Han’da kural koyması düşünülebilir mi? Hayır! Orada kuralları Hancı koymuştur. Sığınmacı olan, yâni ilticâ eden insana düşen ise Han’ın kurallarına uymaktır.

“Cennetin etrâfı cefâ doludur”, derler. Kolay elde edilseydi hiç bu kadar kıymetli olur muydu? Cefâlar, sıkıntı ve çileler ancak hakîkî yolcular, cenneti gerçekten sevenler tarafından aşılabilir. Hattâ Yunus gibi cenneti de değil, o cennetin Sâhibini arzulayıp sevenler için cefâ, sıkıntı ve çile diye bir şey yoktur ki!

Nitekim birisi şöyle demiş:

‘‘Cennet neresi?” dediler, Senin olduğun yerdir dedim. “Cehennem neresi?” dediler. Senin olmadığın yerdir diyecektim, ama diyemedim. Senin olmadığın yer yok ki… Ah, vallah da yok, billâh da yok Allahım…”(1)  (1)Sâmiha Ayverdi, Hancı-Sh.31

Bu yüce sözleri sâdece yüce insanlar söyleyebilir. Yâni, “Kahrın da hoş, lütfun da hoş”, diyebilenler. Zira Onlar, “Ceddin Âdem, mihnetsiz âlemden mihnet âlemine geldi. Çünkü bütün olgunluk bu âlemin cefâsında gizlidir. Darılma, dayan!”

Diyenler ve bizlere yol gösterenlerdir.

Onlar, kendini arıtıp temizleyen saf aynalardır. Böylece o saf aynalara bakabilenler de arınmış, tertemiz gözükürler; Orada kendilerini seyrederler. Biraz önce tövbeyi târif ederken: “Kalbi ve vakti Allah yoluna teslim etmektir”, demedik mi?   

Bizim yegâne sermâyemiz olan kalbimiz ve vaktimiz, O’na teslim edilirse, ortada kural koyacak irâde veya güç kalır mı?

Sâdece O’nun isteklerine uymak mecburiyetinde olan bir misâfir veya mülteci söz konusu…

Ki, bir ülkeden bir başka ülkeye ilticâ eden, yâni oraya sığınan kimse, kalkıp da, ”Ben sizin şu, şu ve şu kanunlarınızı beğenmiyorum, benim keyfim şöyle şöyle istiyor; Sizin kânun ve kurallarınıza göre değil, benim isteklerime göre davranacağım”, diyebilir mi?

İmkânı mı var, böyle desin? Kolundan tutup, sınır dışı ederler adamı… Hâlbuki ondan istenen, oranın kânun ve kurallarına uymasıydı.

Ve uyarsa, cenneti bulmuş olacaktı.

Cenneti, cehennemi sâdece öte dünyada arayanlara ne diyelim?

Bu yolu, bizlerden önce yürümeyi başaranlar; “Kalp huzûru cennettir, kalpteki huzursuzluk da Cehennem”, demişler.

Yunus da diyor ki:

‘‘Cennet, cennet dedikleri
Birkaç melek, birkaç hûri
Dileyene ver onları
Bana seni gerek seni.”

Evet, çevre kirliliğinin ve bizim Han’a varmamızı engelleyenin gene kendimiz olduğunu bilmeliyiz.

Mevlânâ Celaleddin Rûmî şöyle diyor:

‘‘Gönül bir sepettir
Her çer-çöpü koyma sepete!”

Niyetlerin ve gâyelerin barınağı olan gönülde, oranın sultânı oturacak ve onun buyrukları yürüyecekken; orayı çer-çöple doldurursak hem kendimizi ve hem de çevremizi kirletmiş olmaz mıyız?

Neden vazoya çöp koymayız? Ve neden çöp tenekesine çiçek koyup getirmeyiz? Sirke şişesine gülsuyu, gülebdâna da sirke doldursak, bize gülmezler mi?

Her şey hangi gâyeye hizmet için yaratılmış veya yapılmışsa, o şeyi o alanda kullanmalıdır. Yanlış yerde kullanmanın adına zulüm derler.

Peki ya gönül? Ve onu taşıyan insan? Gönülde çer-çöp barınır, insan da yaradılış gâyesinin dışında ömür tüketirse bu, zulümlerin en büyüğü değil midir?

Tevekkeli, Yüce Kitabımız da

”İnsan, çok zâlimdir.” buyuruyor.      

Ah insan… İnsan!

İnsan görünmek kolay, insan olabilmek ise ne zor şey…

Bu zoru başarmak için de, bizden çok şey istenmiyor. Yalnızca sevmek ve karınca misâli, “Yolunda olmak” yetecek. Yâhut da Veysel Karanî gibi “Yollara düşmek.”  Evet… Yola düşmek yetecek.

Darısı cümlemizin başına!

 Şâir şöyle demiş:

‘‘İnsan insan derler idi
İnsan nedir, şimdi bildim!”

“Gâfil olma, ara… Ara ki devlet, aramaktadır. Gönüle gelen her ferah, bir sıkıntıya bağlıdır.” – Hz.Mevlâna