5.

Dostlarım!

Yüce Peygamber:

‘‘Bütün yaratılmışlar Allah’ın ıyâli, çoluk çocuğudur. Allah nazarında hayırlı kul, âilesine faydalı olandır”, buyuruyor.

İşte, Han Gönüllü gerçek insanlar, beşer cinsine bu yüzden sevgi ve hoşgörüyle yaklaşırlar. Sâdece onlara mı? Bütün yaratılmışlara…

Çünkü onlar, ‘‘Bilenler”dir. Ki, insan olmanın formülünü şöylece ortaya koyanlardır:

‘‘Ne kimseyi incit, ne kimseden incin!”

Eğer bunu yapabiliyorsak iş tamamdır. Bu ‘‘Bilenlerle bilmeyenlerin bir olmadığının” açık bir belgesidir. ‘‘Eğer bir mü’minin kalbini kırdınsa Hakk’a eylediğin, secde değildir.” diyen Yûnus’ların terâzisine kendimizi vurursak, ortaya yüz ağartıcı bir manzara, ne yazık ki çıkmıyor. Bilenler; hatâyı, kabahati, günâhı yüze vurmak değil, onları örtüp gizleyen; ‘‘Settar’üluyûb” olan bir ahlâkla ahlaklanmışlardır. İnsan’dır onlar! Bilmeyenler ise, hamamdaki tellâğın, bizi keseleyip, kirlerimizi önümüze dökmesi gibi, ayıpları yüze vuranlardır. BEŞER’dir onlar! Gerçek insan, kendi cinsinden olanları bir mıknatıs gibi kendine doğru çekerken; ötekiler, insanları kaçırıp, korkuturlar.   

Mevlânâ, asırlar ötesinden şöyle sesleniyor:

‘‘Sen, bir tuzaksın ki, avın senden kaçmakta… Tuzak olma! Yuva ol, yuva!”

Evet tuzak, bir hiledir; oraya hatâ ile… Yanlışlıkla, bir anlık gafletle düşer avımız. İsteyerek, gönlüyle değil!

Hâlbuki yuva, sevip arzulayarak, râzılılıkla gelinen kucaktır.

Hazreti Mevlâna: ‘‘Tuzak olma… Yuva ol, yuva!” derken; insanları kandırma, diyor… Onları zorla, hileyle kendinden kaçırırsın; ama onları dinlendirip barınacakları, huzur duyacakları bir yuva özellikleri taşırsan; herkes sana koşarak gelir.

Yâni; “Han yap oğlum, han yap!” diyor. Severek yapılan bir işle, korkarak yapılan herhangi bir iş, aynı mıdır?

Gâliba, kulaklara iki türlü sesden gayrı ses gelmiyor; biri, ‘‘Gel! Ne olursan ol, gel! Burası ümitsizlik dergâhı değildir; tövbeni yüz kere bozmuş olsan, gene de gel” diye putperesti, mecûsiyi bile çağıran ses… Kimliğine rengine, ırkına, mezhebine bakmadan… Kimseyi ayırmadan… İnsana, insan olduğu için değer verip: Gel! diyen ses; Gerçek İNSAN’ın sesi… Dost’un sesi… Hiçbir şarta bağlamıyor, davetini.. Bu ses; vermek, dâima vermek… dağıtıp saçmak isteyen… Paylaşmak için çırpınan ses!

‘‘Ballar balını buldum,

Kovanım yağma olsun!”  Diyen ses bu!

Aç isen doy! Susamışsan iç! Yorgunsan dinlen! Sağırsan, duy! Kör isen gör, diyen sestir bu! Aşkın sesidir. İnsan sesidir. Kendinden emin olanların sesidir.

Öteki ise kendinden korkan, dâveti bir takım şartlara bağlı olan BEŞER’in sesi!

Şüphenin, sû-i zannın sesidir O!

Bunlardan, bu iki sesten hangisini seçip beğenirsiniz, Dostlarım?

Birisi, “Pazardan, elma armut alırken; manav, o meyveleri, kabuklarıyla… Sap ve çöpleriyle tartar. Bunları ayıkla da, asıl meyveyi tart! Diyor muyuz? O hâlde, insanları da oldukları gibi kabullenmeliyiz.” diyor. Bu, yuva olanın… Hancı’nın sesidir. Birisi de; ”Kâfir” diyor, ayırıyor… “Münâfık” diyor ayırıyor… Civciv kadar aklına, her kim uymuyorsa, o kimseyi dışlıyor.

Bu… tuzak olma hevesindeki basit ve güvensiz BEŞER’in; şirkin, melek kılığındaki şeytanın sesidir. Ben! Ben diyen sestir bu…

Şimdi siz “İnsanlara iyilik yapmak için bahâne ara! Bulamazsan da îcâd et!” Diyen, bülbül sesli gönül sahibine mi yönelirsiniz? Yoksa karanlık bir kuyudan gelircesine ürkütücü olan “Kara seslere” mi? “Kör malın, kör alıcısı olur.” derler. Herkes, hangi cevheri sinesinde hangi miktar besliyorsa ona göre meyleder, vesselâm. Ancak… Siz siz olun, tercihinizi yapmadan önce, bir güzel düşünün. Zîra bu seslerden biri, belâlıdır… Cevir, cefâ diz boyudur; herkesin de kârı değildir. Diğeri ise kolay ucuz olduğu için de, bu yolun kalabalığı fazladır.

Tercih sizin…

“Bir pınarın başına, bir destiyi koysalar. Kırk yıl anda durursa, kendisi dolası değil!”