Mütefekkir Ve Kamil İnsan Ali Fuad Başgil

0
12

Muhterem davetliler, Ali Fuad Başgil’in değerli hemşehrileri, hepinizi hürmet ve muhabbetle selamlarken, bu güzel toplantıya davet edildiğim için şeref duyduğumu ifade etmek istiyorum ve toplantıyı düzenleyenleri tebrik ediyorum.

Bu fani dünyadan kırk yıl önce ayrılan, bu toprakların aziz evladı Prof. Dr. Ali Fuad Başgil Hoca’yı hayırla anmak için burada toplanmış bulunuyoruz.

Uzun yıllar ihmal edilen bir vefa borcunu ifa etmek için, onun şahsiyetini, değerlerini ve hizmetlerini hatırlayarak onu, şükran duygularımızla, rahmetle yad etmek için buradayız.

Eskilerin eskimeyen güzel sözlerinden birisi: “Bir mekanın şerefi, orada bulunandan dolayıdır.” der. Hocamın da buralı oluşu bu mekanı şerefli kılmıştır.

Başgil Hocayı biraz tanıyan bir insan olarak onun varlığı sadece Çarşamba veya Samsun’a değil, tüm Türkiye’ye şeref vermeye yeter. Zira O’nu yetişmiş, çevresini aydınlatan bir aydın ve mütefekkir bir şahsiyet olarak biliyorum.

Ama o aynı zamanda insan olmanın kemaline ulaşmış, çevresini aydınlatan müstesna bir kişidir. Bu yönüyle Başgil Hoca, tanıdığım yüzlerce kişinin içinde sev- diğim, saydığım nadir birkaç kişiden biridir.

Osmanlı Cihan Devleti’nin zeval yıllarında 19. asrın sonlarına doğru Hafız İbrahim Efendi’nin torunu ve Mehmet Şükrü Bey’in oğlu olan muhterem, Çarşamba’da dünyaya gelmiş, uzun hizmet ve mücadeleli yıllarından sonra ömrünü İstanbul’da tamamlamış bulunuyor.

“İyiliği ve adaleti sevecek, kötülükten ve zulümden nefret edeceksin. Yalnız nefret edip durmayacaksın, hem de onunla mücadele edeceksin: Muktedir isen elin, kolunla; değilsen sözlerin ve yazılarınla; buna da muktedir değilsen kötülük ve zulüm yapanlardan yüz çevirip onlara selam vermemek ve merhaba dememek suretiyle mücadele edeceksin. Bahtiyar o memlekettir ki, vatandaşları bu terbiye ile bezenmiştir…” Ali Fuat Başgil

Ali Fuad Başgil, hocalık yıllarında

Tahsile ilk başladığı kasabasındaki kendi öz kültürünün ve değerlerinin müdafaası için gazi mertebesine ulaştıktan sonra, zamanın önde gelen bir fakültesinde, Fransa’da uzun yıllar kalan orta ve yüksek tahsilini tamamlayan, kendi öz kültürüyle Batı devletleri arasında kültür şokunu da yaşayan Hoca, buna rağmen kendi öz kültürünün kök değerlerini kaybetmemiş, bir alafranga Ali Fuad Başgil olmamıştır.

Atomun sırrını ve insanın DNA formülünü de çözen inanılmaz teknolojiyi, O (Allah) insanoğlunun emrine vermiş bulunuyor.

Fakat bu varlığın sırrı, insanın manası ve hayatın gayesi için hala bir ipucu bulunabilmiş değil. Bunu öz kültürümüzde, Yunus’un da, Mevlana’nın da, Şeyh Galib’in de bulunduğunu zannediyorum.

Ali Fuad Başgil ve onu takip eden son Osmanlı kuşakları bunları öğrenerek hayata başlıyor. Bizim gibi Cumhuriyet kuşakları ise bunlardan mahrum olarak yetişiyor.

Bu hayat yolunun inişli çıkışlı yolunda rahmi ve inayetiyle her meslekten ve meşrebden bilinen ve tarihe geçen, tanınan yüzlerce insanla tanıştım.

Bu geniş kadro içinde yakını olduğum, ismi geçince hafızamda ayrı bir yeri, sevgi ve saygısı devam eden isimlerden biri de Ali Fuad Başgil’dir. Onu kısaca gerçek bir Osmanlı münevveri, namuslu, dürüst Türk aydını, alim ve mütefekkir kâmil bir insan olarak tanıyorum.

Onu ilk defa ne zaman nerede tanıdığımı ayan beyan hatırlayamıyorum. Öğrencilik yıllarım ve mesleki ilerleme senelerimin geçtiği dönemde, 1945-1965 yıllarında Çemberlitaş ve Sultanahmet’te oturduğumuzun ayrı bir önemi olduğunu sanıyorum.

Zira Sultan Ahmet-Beyazıt ekseni ve çevresi, Cağaloğlu, Bab-ı Ali ve Kapalı Çarşı ile son asırların tarihinde çok önemli hadiselerin cereyan ettiği bölgedir.

Bu merkez, bir tarafta camileri, basın kuruluşları, ticaret ve ilim merkezleri, üniversiteyle siyasetin buluştuğu topluma yön verilen makamı ifade eder. Sözünü ettiğim Beyazıt Ayasofya’ya da Sultanahmet ekseni, Osmanlı Cihan Devleti’nde idare ve kültür merkeziydi.

Cumhuriyetle birlikte bu merkez Ankara’ya taşınsa da bu müessese basın yayının gençlik teşekkülünün aynı mekanda bulunuşu, son 25 yıl istisna edilirse buranın önemi hala devam etmektedir.

Fakülte ve akademisyenlik yıllarımın geçtiği, 1945-1965 yılları arasında yaşadığım bu muhit, eski Eminönü Halkevi, Gençlik Teşekkülleri, Muallimler Birliği gibi kuruluşlarla gazetelerdeki yazıları, Çemberlitaş ve Beyazıt’taki konferansları ile bilgi ve görüşleri bize ulaşıyor ve bilhassa din ve laiklik üzerindeki doyurucu ifadeleri kitaplaşıyordu.

Esasen beni en çok etkileyen husus, onun din ve laiklik üzerindeki görüşleridir. Bunlar bizim yanlış görüş ve tutumlar içinde olduğumuzu gösteriyor.

Ali Fuad Hoca’yı, daha önceden tanıştığımız ve evime yakın olduğu için komşum bulunan Nurettin Topçu Hoca vasıtasıyla tanıdım.

İstanbul’da özellikle Beyazıt Çemberlitaş’ta Muallimler Birliği’nde ya da Hür Fikirleri Yayma Cemiyeti’nde, 1955’ten sonra, Marmara Oteli’ndeki konuşmalarında İnsan Hakları, Demokrasi ve bilhassa Din ve Laiklik konulu konferanslarında ondan çok etkilenmiştik.

1958 yılından sonra ise eşimle beraber evine sık gider eski ticaret erbabından kayınpederi Aziz Bey’i, Nüvide Hanım’ı, anne ve teyzelerini oradan tanırdım. İsviçre’ye, şeker hastası olan Aziz Bey’e, refakat etmek için gitmiştim.

1950 Demokrat Parti’nin kuruluş ve gelişmesi, iktidar yılları ve sonrasında baskı altında bulunan İslami hareketlerin yavaş yavaş kı- pırdanmaya başladığını hatırlıyorum.

1949 yılında İlim Yayma Cemiyeti’nin kuruluşunda Ali Fuad Hoca’nın yol gösterici rolünü hatırlıyorum. Daha sonraki yıllarda da aynı grubun Sönmez Neşriyat için yine Ali Fuad Hoca’nın direktifiyle birçok toplantı yapıldığını hatırlıyorum.

1957 seçimlerinde DP yine kazanmış, CHP mebusları bu seçimde artmış ise de yine muhalefetin başını çekiyordu. Bundan ötürü Menderes iktidarı ile çetin bir kavgaya girişmişlerdi.

İşte o yıllarda aklıselimini kaybeden siyasetin her iki tarafı da işin hal yoluna yanaşmadan olayları germeye devam ederken, Cumhuriyet tarihinde ilk defa iktidarı ve meclisi kapattıran bir askerî darbe gerçekleşti.

Genç ve tecrübesiz askerlerden oluşan cunta, akıl almaz işler yaptı. 27 Mayıs ortaya çıkmadan evvel Ali Fuad Hoca, Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes’in “bu çıkmazdan nasıl çıkarız” sorularına Ankara’da çok makul çözümler dile getirmiş idi.

Ali Fuad Hoca, işin kısa yoldan halledilmesi için evvela hükümetin çekilmesini ondan sonra bir anlaşma hükümeti kurularak, cemiyet içindeki bu yükselen sıkıntıyı çözelim demişti.

Fakat bu iş olmadı. Nihayetinde 27 Mayıs sabaha karşı Türkeş’in sesinden tanıdığım darbe patladı. Sabah sokağa çıkma yasağı vardı. Sultanahmet’teki evimden çıktım. Gizlice sessiz, kimsesiz sokaklardan Beyazıt’ta oturan Rahmetli Hasan Basri Çantay’ın evine gittim.

Kapıyı çaldım ve kapıda beni gördüğü zaman “Oğlum, bu darbe İslam’a ve Türk Milletine karşıdır” dedi. Bu teşhisinin daha doğru olduğuna işaret etmek istiyorum.

1961 yılında Hoca, kurucu meclisin kuruluşunun hukuka uygun olmadığını yazdı diye alelacele Balmumcu Çiftliği’ndeki askerî kışlaya alındı. Ben de onun ziyaretçilerinden birisiydim.

Mesleki bilgi aktarmak üzere 1964 ortasında Amerika’ya acilen gitmem gerekiyordu. Hoca ve eşini aradım ve haberleştik. İsviçre’de evlerinde iki oğlum ve eşimle de misafiri olmuştuk.

Ali Fuad Hoca’nın gelişi onu Nurettin Topçu Hoca ile Ankara’ya gönderişimiz ve senatörlüğü de bıraktıktan sonra İsviçre’ye gidişini ve orada Fransızca olarak 27 Mayıs’ın Sebebi ve Neticeleri isimli eserini hazırladığını biliyorum.

Bu aziz insanın edebinin, görgüsünün, terbiyesinin örneklerini askerî kontrol altındayken, hapishanedeyken, İsviçre’deyken, Fener yolundaki evindeyken her zaman gördüm. Eşim İstanbul’a döndü.

Ara sıra gidiyor ve eşiyle görüşüyordu. 1967’nin ortasında ben yurda dönecektim. 1967 Nisan’ında vefat haberini onlardan ve gazetelerden öğrendim. Fevkalade üzüldüm.

Ancak bu Nisan ayının ayrı bir özelliği var. Bir kere Peygamber Efendimizin kutlu doğum haftasının kutlandığı aydır. Rahmetli Hocam’ın bu diyardan öbür diyara gidiş tarihi de bu ay.

Son söz olarak Başgil için şunları belirtmeliyim: O her şeyden önce bir Osmanlı münevveriydi.

Aile ocağında, doğduğu Çarşamba’daki okul yıllarında ve muhitinde gördüğü değerleri, Birinci Cihan Harbi’nde müdafaa etmek için kazandığı gazilik rütbesinin manasını, orta ve yüksek tahsilini yapmak üzere gittiği, doktorasını tamamladığı Garbın lider ülkelerinden birinde asli şahsiyetini kaybetmeden, inkar etmeden, ülkesine dönmüş, her şeyin değiştiği, eski değerlerin geçerliliğinin kalmadığı, onlarla irtibatın kesilmek istendiği bir ortamda şaşırmadan, değişmeden, onları inkar etmeden, yoluna ve mesleğine, milletine hizmet veren nadir bir alim, mütefekkir ve kâmil insan olarak onu selamlıyorum.

Ali Fuad Başgil Hoca’nın müstesna bir hususiyet ve kabiliyetini de belirtmem gerekiyor: Bu, O’nun erişilmez güçteki ifade tarzı ve üslubudur.

Gerek günlük konuşma ve yazılarında doyulmaz üslubu gerekse dersleri konferansları ve kitaplarına kadar uzayan inandırıcı beyanları ve ifadeleri çevresindekileri özellikle meş’um 27 Mayıs 1960 olayı öncesi ve sonrasında basındaki seri yazılarında görülür.

Nitekim O’na yurt çapında sevgi ve ümit kaynağı, bu yazılar olmuştur. Bu hakikati, “düşükler, gericiler” gibi suçlamalara maruz kalan millet çoğunluğu, şehirlerdeki aydınlardan, kasaba ve köylerdeki vatandaşlara ve dağ başındaki çobanlara kadar uzanan, millet çapında bir sevgi, takdir ve umut kalesinin tek kaynağıydı.

İnsanlığın, millî kültürümüzün öz değeri olan İslam’a inanmış, onun bazı vecibelerini yerine getirememenin üzüntüsünü duyduğunu bize bizzat hissettirmiş, o acıları hissettiren bir kişilikle her adımda hakkı ve doğruyu arayan bir alim, bilge ve kâmil bir insan olmasının idrakiyle ömrünü hizmetlerle tamamlamış, kişiliğiyle Türk aydınlarına timsal olmuştur.

Onu, bu şahsiyetiyle tanıyor, hayırla anıyor, hatırası önünde saygıyla eğilirken Allah’tan rahmet ve mağfiret diliyor, sizlere de hürmetlerimi sunuyorum. Nurettin Topçu.