Yahûdi-2/Sâmiha Ayverdi

0
12

2.

İstanbul kadısına yazılan bir başka hükümden anlaşıldığına göre de, memleketin her tarafında, amma bilhassa İstanbul’da, kızıl ve kırkık akçe gayet mebzul/çok, sıklıkla rastlanır hâle geldiğinden ve Yahûdi sınıfı akçe kırkmayı âdet hâline getirdiğinden, bunlar halk arasından toplatılıp, sakatlanmış bu paraların tedavülden kaldırılması emredilmiştir.

İşte bu makule akçeler ya denize atılsın ya da darphaneye gönderilip yeniden tam ayar üzere kestirilip sâhiplerine teslim olunsun, karârı verilmiştir. (980 – 1628).

Şehirde sığır, koyun, keçi gibi hayvanların derilerini işlemek işi, bu faâliyeti yapan esnafa âit olduğu halde Yahûdiler buna da el atmış, bu da yetmeyerek, hayvanlardan alınan iç yağlarını da toplayarak, mumhâneleri yağsız koymak suretiyle evleri ışıksız bırakmışlardır.

Sayılıp bitmesi güç birçok meselede hep aynı bozguncu eli görmek lâzımdır. Fiyatlar üstündeki çeşitli dalavereli kâr, ibrişimleri yalın kat hâline getirmek gibi, şeker ticaretindeki kadîm usulleri bozmaları, memleketten çıkarılması yasaklanmış emtiayı kaçırmaları gibi…

İstanbul Kadısı’na gönderilen hükümde, şekerciler ehl-i vukufu/bilirkişisi ve yiğitbaşıları koltukçu çoğalıp şehre gelen şekeri akîde hâline getirmekle(1) pahası artarak okkası 20-30 akçeden 45-50 akçeye çıkarmıştır.

Bundan sonra esnafın koltukçuları men etmek ricasıyla eskisi gibi emre muhâlif iş görmekten hazer edilmesi emredilmiştir.(960-1638).


Evliyâ Çelebi de Seyahatnâme’sinin birinci cildinde şöyle der:

“Meyhâneci Yahûdiler haşarat olduklarından, ne kadar oldukları mâlûm-ı pâdişâhî olmak üzere alayda, esnaftan sonra geçmeleri ferman olunmdu.

Alay Köşkü dibinden gurup vaktine geçtiklerinde üzerlerinde zî-kıymet âriyet elbiseyi muhâfaza için zühresiz cehutları himâye etmek üzere üç oda acemi çorbacıları peşlerinden silâhlarla geçerler.

Bu Yahûdi meyhânecilerin başka alay etmelerinin aslı odur ki bunlar her zaman kimse ile düşüp kalkmaz ve yiyip içmezler. Ülfet ederlerse de yapmacıktır. Hattâ şarap dedikleri mel’unu bile başkalarından alıp içmezler.

Onun için ayrı meyhânecileri vardır. Bu Yahûdiler çok kâr ederler. Yirmi-otuz yıllık lâl-gûn, yâkut-fâm şaraplar onlarda bulunur. Bunlardan başka Ankara, Paris, Budin, Alman, Sarakuze, Mora, İngiliz, Sakız, Kıbrıs şaraplarının en âlâsı ile Bozcaada’nın Mıisket şarabı hen Yahûdilerde bulunur. Buna binâen başka bir mükellef havası ile geçerler.”


Türk topraklarında mekân tutan kimselerin veya toplulukların, büyük bir ferahlık, emniyet ve adâlet çerçevesi içinde yaşadıklarının gerçekliğini dünyâ târihi inkâr edememektedir.

İşte XVII. Asırda Rusların saldırısına uğrayan bi,r kısım Polonyalı göçmen İstanbul’un yanıbaşında kurdukları Polonez köyünde domuzları ve ülkelerinden taşıyıp getirdikleri âdet ve an’aneleri ile yaşamaktadırlar.

Bugün Lehistan’ın ciddî ve vatanperver lideri Leh Walesa, akıllı bir halk adamı olduğu için batıya angaje olmuş Ermeni ve Kürt komitecileri gibi Türkiye’ye sığınmış bir avuç vatandaşını, bir istiklâle doğru arkalarından itmeyi aslâ düşünmemektedir.


Otuz sene kadar evvel, Amerikalı bir zenci yazar Türkiye’ye gelerek Bebek’e yerleşmiştir. Burada ikamet etmesinin başlıca sebebi, Türkiye coğrafyasının müstesnâ letafetinden ziyâde, halkın munis ve misâfirperver oluşu ve devlet politikasının târihî müsamahasıdır.

İşte bu yüzden de: “Burada beni ne kimse tahkir ediyor ne de alaya alıyor. Amerika’da para var, maddî imkânlar geniş… Maddî refaha mukabil ruhen hep tedirgin ve muztaribiz,” dediğini, değerli dostum ve arkadaşım Nihad Sâmi Banarlı’dan dinlemiştim. Onun da bir Bebekli olarak, bu yazarla aralarında bir yakınlık bulunduğunu biliyorduk.

Zenci Amerikalı sözüne şu son cümleleri de ilâve etmiştir:

“Türk içtimâî târihinden söz edenlerin ifâdelerine göre, pâdişahların yakınlarında bulunanlar arasında bilhassa zencilerin de ‘musâhip’ adı ile pâdişahla sıkıca sohbet eyledikleri anlaşılmaktadır.

Bir de hükümdarların işçi, esnaf ile hep aynı çizgide birlikte olarak ibâdet etmeleri ne şâhâne, ne insânî ve demokratik bir anlayış ki herhalde bu idrak, Türk’ün dîninden aldığı emirlerin bir neticesi olsa gerek…”(*)


(1) Akîde şekeri bu devirde Dîvân-ı Hümâyun’da kullanılırdı. Muhsîr Ağa akîde şekeri getirir, vezîriâzama, sâir vüzeraya, nişancıya, kazasker ve defterdarlara sunardı. Verilen şekerin miktarı vezir-iâzama 200,yeniçeri ağası ile sersekbanbaşı’na ve kethüdâ beye 100’er, sâir dîvan halkına 30’dan 15 dirhem kadardı.(XVIII. Asır).

(*)Dünden Bugüne Ne Kalmıştır, s.159.