Bayrak ve Bakan(*)

0
50

Bevvâl-i çeh-i zemzemi lânetle anar halk
Sen Kâbe gibi kendini hürmetle benâm et[1]

Ziya Paşa

(İnsanlar, Zemzem kuyusuna işeyen adamı lanetle anar.
Sen kendini Kâbe gibi hürmetle andırmaya bak!)

Haziran 2012’de Milli Eğitim Bakanının Arif Nihat Asya’nın Bayrak şiirine yasak koyduğunu öğrendik. Bu şiirin;

“Sana benim gözümle bakmayanın
Mezarını kazacağım.
Seni selâmlamadan uçan kuşun
Yuvasını bozacağım”

mısraları ders kitaplarından çıkarıldı. Bu işlemin bakanın emri üzerine yapılması manidardır. Tâlim Terbiye Kurulu’ndan geçmiş bir şiir, daha sonra bu kurul hiçe sayılarak Bakan tarafından tırpanlanmıştır.

Bu, Bakan beyin ihtisasa verdiği önemi gösterir. Halbuki hakkında intihal suçlamaları da olsa, bildiğimize göre kendisi de bir bilim adamıdır. Her konuyu kendi uzmanına bırakması gerekir. Re’sen karar vermek demokrasilerde olmaz. Bilim ve sanat hayatında hiç olmaz.

İnsan zekâsı, duyguları, tecrübeleri geliştikçe soyut düşünce de gelişir.

Felsefenin soyut kavramları barındıran bir dil istemesi ve bu dillerde en yüksek düzeye ulaşması böyle bir gerekliliğin sonucudur.

Sanat ürünleri de böyledir. Onları anlamak için soyutlama yapabilecek bir bilinç düzeyine ulaşmış olmak gereklidir. Aksi hâlde her kelimeyi, içinde bulunduğu kavram dizgesinden ayırarak, basit sözlük anlamıyla değerlendirir ve ona göre hüküm verirsiniz.

Anlama düzeyi sadece somuta odaklanmış ve o düzeyde kalmış bir beyinden, soyutu anlamasını ve anlamlandırmasını beklemek de hayal olur.

Sanat eseri, bütün unsurları birbirini tamamlayan sağlam ve ahenkli bir yapıdır. Bu husus mimaride de, müzikte de, şiirde de, edebiyatta da, heykelde de diğer sanat dallarında da böyledir.

Eseri yaratan sanatkâr, onun bitmiş hâlini önce hayalinde tasavvur eder. Daha sonra o mükemmel forma ulaşmak için elindeki imkân ve enstrümanları kullanır. Ve nihayet eserini ortaya çıkarır.

Normal insanın yapamadığı ve anlayamadığı budur.

Mesela Süleymaniye Camii Sinan’ın zihninde, cisme bürünmeden evvel de vardı. Önce planlarını çizdi, sonra esere vücut verdi. Bu eşsiz eser, böyle gün yüzüne çıktı. O, artık Sinan’ın eseridir.

Sağlam ve âhenkli bir yapıdır. Yani bir sanat eseridir. Bu eseri beğenmezseniz, gezmeye bilirsiniz. İçine girdiğinizde sıkılabilirsiniz. O zaman içine girmezsiniz. Ama bunlar şahsi tasarruflardır. “Ben bu eserin minarelerinden kısa olanlarını beğenmiyorum, o zaman yıkalım.” diyemezsiniz.

Derseniz, sanattan anlayanların size takacakları sıfata hazır olmanız gerekir.

Ahmet Haşim, “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar” isimli nefis makalesinde, şiirin malzemesi dil olduğu ve bu kelimeleri herkes kullandığı için, insanlar bu konuda kendilerinde konuşma ve karar verme yetkisi görürler; halbuki resim, müzik ve heykeltıraşlıkta böyle hareket edemezler.

Çünkü kendileri fırça tutmayı, beste yapmayı, mermeri yontmayı bilmediklerinden bu sanatlara karşı daha hürmetkâr dururlar, anlamında cümleler kurduktan sonra şu hükmü verir:

“ …nâehiller, kendi kullandıkları kelimelerden vücûda gelmiş gibi gördükleri şiiri alelâde lisan mahiyetinde telâkki ile, sırf bu zaviye-i rü’yetten bakarak, başkaca hazırlıklı olmaya hiç lüzum görmeksizin, onu küstahâne bir lâubalilikle muhakeme etmek hakkını kendinde bulurlar.”[2]

Haşim’in bu makalesinde belirttiği tavırla her zaman ve devirde karşılaşabiliriz.

Şiir konusunda hiçbir hazırlığı olmamak bir tarafa, bir de Talim Terbiye Kurulu’nun “Seçilen metinler öğrencileri iyiye, güzele, doğruya yöneltmeli, iyi alışkanlıklar kazandırmalıdır” şeklindeki dayanak yapacakları hükmüne rastladılar mı, artık bu münekkit takımının karşısında hiçbir şiir ve sanatkâr tutunamaz. Hele bir de ellerinde icra yetkisi var ise vay hâlimize…

Aslında yukarıdaki dört mısrayı gerçek anlamında düşünseniz bile Bakanın dayanak yaptığı maddede kastedilen durum gerçekleşmez.

Bu şiiri okuyan öğrenci bayrağa kendi gibi bakmayan insanları nasıl tespit edecektir? Haydi tespit etti diyelim bunların mezarlarını nasıl kazacaktır?

Bu şiiri okuyan çocuk, bayrağı selamlamadan uçan kuşları nasıl belirleyecektir. Haydi belirledi diyelim, bu kuşları nasıl takip edecek, yuvalarını nasıl bulacak ve onları nasıl bozacaktır?

Her halde korkulan, bu şiiri okuyan çocukların bayrağa kendi gözleri ile bakmayabileceği ihtimaline karşı, her karşılaştıkları kişiyi öldürmeleri ve gördükleri bütün kuş yuvalarını bozmaları durumudur.

Anlaşılan Bakan Bey de her ihtimale karşı şiirin bu mısralarının mezarını kazmak ve Arif Nihat Asya’nın yuvasını bozmak yolunu seçmiştir. Bence bu mevziî ve eksik bir tavırdır.

Çocukları ders kitaplarındaki zararlı bilgilerden korumanın en kestirme yolu, okulları kapatmaktır.

Bakanın önünde böyle bir örnek de vardır aslında.

Aslında bu tür davranışları, bilgisizliğin yanında anakronizm (târih yanılgısı) de yönlendirir. Her güzel sanat eseri ortaya konulduğu dönemin anlayışını ve özelliklerini taşır.

Normal olan onlara günümüzden bakarak, üretildikleri dönemle ilgili çıkarımlar yapmaktır. Bizde ise zamanlar birbirine karıştırılarak, geçmişte ortaya konan eserleri günümüz anlayışına ve değerlerine uydurma isteği baskın çıkmaktadır.

Her eser yazıldığı dönemin ürünüdür ve o şartlar içinde değerlendirilir. Arif Nihat Asya’nın Bayrak şiiri de 1940’lı yılların millî romantizm akımı içinde yazılmıştır. Bunun özelliklerini taşıması da tabiidir.

Şiirde söz konusu olan Türk genci bayrakla, Âkif’in İstiklal Marşı şiirindekine benzer bir ruh birliği kurmaktadır. Bayrak, onun hayatının her anını ve yönünü kaplamaktadır.

Bayrağa sevgisini ve bağlılığını bütün dünyaya haykırarak söylemektedir.

Bayrağa bağlılık, Türk milletine ve onun tarihî ve kültürel değerlerine bağlılık demektir. Zaten bayrak da bir milletin maddî manevî değerlerini ve istiklalini sembolize ettiği için değerlidir.

Biz sanatkârın eserini, sanat değeri yönünden inceleyebiliriz. Onun kurduğu bütünlüğe ise asla dokunamayız. Şiiri okuyunca yazıldığı dönemin hâkim anlayışını görürüz ve öğrenciye bunu anlatırız.

Eseri günümüzdeki anlayışa uymadığı için tenkit edemeyiz. Bu, anakronizm olur. Yapılan tenkidin hiçbir değeri olmaz.

Vaktiyle Kültür Bakanlığı müsteşarlığı yapmış ve meslekten bir hocamız, bakanlık yayınları arasında işe yaramaz bazı kitapların da yayınlandığını görünce, yayın kurullarını ıslah etmek yerine, Bakanlığın kitap yayınını durdurmuştu. En kestirme çare budur. Başınız ağrımaz.

Bayrak şiirindeki mısraların benzerlerini, yine millî romantizmin yansıdığı millî marşlarda da görebiliriz.

İstiklal Marşımızda da bugünkü anlayışa uymayan bölümleri bol miktarda bulabiliriz.

Hele Bakan Beyin mensup olduğu görüştekiler; “ Kahraman ırkıma bir gül, ne bu şiddet bu celâl” veya “ Ebediyyen sana yok ırkıma yok izmihlâl” gibi mısraları okuyunca rahatsızlık duyabilirler.

Lâkin bu mısralar, tarihimizin Millî Mücadele döneminin hâtıralarıdır ve o dönemin anlayışını aksettirir. Dolayısıyla bu metni günümüze göre tashih etmeye kalkmak yine anakronizm, hatta Vandallık olur.

Bu tür mısralar diğer milletlerin marşlarında da vardır. Milli Eğitim Bakanlığının web sayfasında[3] bunların örneklerini bulabiliriz:

Mesela ABD millî marşının,

Kendi kanları yıkadı onların pis ayaklarının kirini.
Hiçbir barınak koruyamaz parayla tutulan ve köleyi
Korkunçluğundan kaçışın, ya da zulmetinden mezarın;
Ve pul pul yıldızlı sancak yengiyle dalgalanır
Toprağın üzerinde özgür insanların, ve vatanı üstünde yiğitlerin!

mısraları;

Almanya millî marşının,
Almanya, Almanya, her şeyin üstünde
Dünya’daki her şeyin üstünde

mısraları;

Fransa millî marşının,
Yakındır geliyor zamanı hesap sormanın!
And içmiş askerleriz biz yeneceğiz düşmanı!
Bir yiğit düşmeye görsün toprağa bizden,
Doğurur onu toprak ana yeniden,
Koparıp alsın diye sizlerin kafanızı!
Haydi vatandaşlar sıklaştırın safları silâhları kapın!
Yürüyün ki şu alçakların kanlarıyla toprağımız sulansın!

mısraları;

Çin millî marşının;

Çin Ulusu, en tehlikeli bir döneme geldi.
Herkes son kükreyişe zorlanıyor.
Kalkın! Kalkın! Kalkın!
On binlerimiz tek bir yürek,

Gözümüz kapalı düşman topu üzerine ileri!
Gözümüz kapalı düşman topu üzerine ileri!
İleri! İleri! İleri!

mısraları, hep aynı anlayışla kaleme alınmışlar ve hâlâ söylenmektedirler.

Kimse bu marşların söz konusu mısralarını çıkarmayı düşünmüyor.

Çünkü biliyorlar ki bu şiirler millî romantizm dönemimin yadigârlarıdır ve günümüzün insanına o dönemin anlayışı ile ilgili ip uçları verirler. Bir de üstünde yaşadıkları vatanın hangi şartlarda kazanıldığını bildirirler.

Bu marşlar içinde en hümanist görüneni İngiltere millî marşıdır.

Tanrım en seçkin yetenekleri elindeki
Ona bağışla gönülden kucaklar dolusu.
Uzun yıllar başımızdan eksilmesin diye;
Savunsun diye yasalarımızı.

Ve haklı kılsın bizi diye
Tüm yüreğimiz ve sesimizle haykırmamız için
Tanrı kralı korusun!

Bu mısralar Tanrı, kral ve İngiliz milletinin kopmaz bağını haykırır.

Sanki sadece kendi içine kapalıymış gibi bir izlenim verir.

Ancak uygulamada, marştaki iyi niyetin eserini göremeyiz. Dünyada, ülkeleri en çok sömüren devletin İngiltere olduğunu tarih kitapları yazıyor.

Biz yine Bayrak şiirine ve Arif Nihat Asya’ya dönelim. Arif Nihat Asya Türk milliyetçisi idi. Türk milletini ve onun onurunu temsil eden bayrağı sonsuz bir bağlılık ve yüceltme duygusu ile seviyordu. Bu sebeple şiirine Türk milletinin ve tarihinin önemli özelliklerini ustalıkla yerleştirmiştir. Peki Türk olmak, Türk milliyeti veya Türklük gerçekten önemli bir değer midir?

Türklük, Türk Milliyeti İlk Bakışta İki Açıdan Önemli Görünüyor

1- Türklük, bin yıldır idare ettiği kavimlere ve inançlara hoşgörü göstermiş ve onları 10. yy’dan 20. yy’a neredeyse firesiz getirebilmiştir. 1040 Dandenakan Zaferi ile kurulan Selçuklu Devleti’nden 1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar İran’dan Orta Avrupa’ya; Kırımdan, Kuzey Afrika’ya uçsuz bucaksız topraklara hükmeden Türklük, bu topraklardaki inanç ve etnik yapıyı asimile etmemiştir.

Yaşatmıştır. Hem de barış içinde yaşatmıştır. Bu topraklarda yüzyıllar boyunca süren Osmanlı Barışı artık tatlı bir rüyadır.

Bu bin yıllık sürede, aynı coğrafyada İngiltere, Fransa, Rusya vb. bir ülkenin hâkim olduğu takdirde yapabileceklerini düşünmek, Türklüğün bu hoşgörüsünü anlamak için yeterlidir.

2- Türkler diğer Müslüman milletleri toplayarak, onları Batının karşısına saygın bir güç olarak çıkarmayı başarmışlardır.

Tarih boyunca süregelen hilâl-salîp mücadelesi Abbasiler döneminden sonra yani 10. yy.dan itibaren büyük ölçüde Türklük merkezli hilâl ile Avrupa merkezli salîp arasında cereyan etmiştir.

Milletimizin bu işlevini ve özelliğini pek çok fikir adamı isabetle görmüştür.

Ziya Gökalp Ali Kemal’e[4] isimli şiirinde şöyle der:

Hattâ ben olsaydım: Kürt, Arap, Çerkes,[5]
İlk gayem olurdu Türk milliyeti!
Çünkü Türk kuvvetli olursa mutlak
Kurtarır her İslâm olan milleti.

Bu mısralar, yukarıda belirttiğimiz gerçeği ifade etmektedir. Müslüman milletler son bin yılda Türk milletinin kılavuzluğunda ve idaresinde bir güç olmuşlar ve Batı karşısında direnmeyi başarabilmişlerdir.

Avrupa da bu durumu gayet iyi anlamış ve görmüştür.

Bu yüzden Türk milleti ile diğer Müslüman kavimler arasına ayrılık tohumu ekmek için uğraşmış ve karşısındaki gücü dağıtmak istemiştir. Birinci Dünya Savaşı ile bunu büyük ölçüde başarmıştır. Balkanlardaki Müslüman milletler ile Araplar, Türk idaresinden koparılmışlar ve büyük bir kaosun içine düşürülmüşlerdir.

Elbette bu kaosun içine gücünün ve destekçilerinin önemli bir bölümünü kaybeden Türkiye de sürüklenmiştir. Yahya Kemal 1921 yılında gittiği Üsküp’te bir genç ile karşılaşır. Onunla konuştuklarını “Karanlıkda Uyanan Biri[6]” başlıklı yazısında, ele alır.

Gencin sözleri, Balkan Savaşı ile kaybettiğimiz topraklarda mevcut durumu gözler önüne serer ve Türk milletinin imparatorluk bünyesindeki işlevini bütün açıklığı ile ortaya koyar:

“Zaman geçtikçe meydana çıkıyor ki o tumturakdan, âlâyişden (gösteriş), böbürlenmekden âzâde yaşayan Türk milliyeti demirden bir kitleymiş. Türk memleketinin asıl sırrı Türk’deymiş. Arnavud’u, Çerkez’i, Kürt’ü, hâkim ve metîn bir millet kitlesi eden Türk mayasıymış.

Bugün Rumeli’de bilfiil meydana çıkan netice isbat etti ki Türk,

bu devletin Müslüman unsurlarını birleşdirmek için Allah tarafından bir mevhibe (bağış) imiş.

O giderse Arnavudlar, Kürtler, Çerkezler çil yavrusuna dönerlermiş. Bugün Arnavudlar ne bir ordu, ne bir müessese, ne bir idâre şebekesi vücuda getirebiliyorlar. Bir zaman Türk idaresinde ferdî kaabiliyetle o kadar büyük adamlar yetişdiren bu unsur, kendi başına kalınca şaşırdı.

Arnavudluk’da âciz, Sırbistan’da ise irâde-i cüz’iyesine bile sâhip değil. On üç senede Türk’ün büyük millet olduğunu anladık, zaman geçtikçe daha ziyâde anlayacağız zannediyorum. Uyandık, lâkin karanlıkda uyandık.”

Bu satırları okuduktan sonra günümüzde devleti meşgul eden Kürt meselesinin hikmeti daha iyi anlaşılıyor.

Elde kalan son kuvvet Türklerin ve Kürtlerin birliğidir.

Batı, bir taraftan birlik, kardeşlik, insan hakları, Avrupa Birliği, dinler arası diyalog diyor, bir taraftan da Türkiye Cumhuriyetine büyük zararlar veren PKK hareketini bütün gücüyle destekliyor.

Biz de her etnik grubun adını gururla söylüyoruz, ama Türk denildiğinde rahatsızlık duyuyoruz. Bunun sebebi Türk milletinin tarihi işlevinden habersiz oluşumuzdur.

Avrupa ve ABD’nin bu önemli rolden haberi var. Çok iyi biliyorlar ve görüyorlar. Türk milletinin bu tarihi etkisini ortadan kaldırmak için var güçleri ile çalışıyorlar. İçimizden bazıları da bu değirmene bilerek veya bilmeyerek su taşıyor.

Yazımızı yine Yahya Kemal’den bir hatıra ile bitirelim. Üstat 1921 yılında Üsküp’e giderken Bulgaristan’dan geçer. Sofya’dadır. Burada yeni ölen Bulgar şairi İvan Vazof için bir anma günü düzenlenmiştir.

Onun izleyicileri arasındadır.

Yanında Mithat Behçet Perim vardır. Konuşmacılar İvan Vazof’u göklere çıkaran konuşmalar yaparlar. Öylesine yüceltirler ki bundan etkilenen bir Türk dinleyici yanındaki arkadaşına “Ne yazık bizim böyle bir şairimiz yok.” diye yakınır.

Adamın 2000 yıllık Türk edebiyatının yetiştirdiği hiçbir değerden haberi yoktur. Bu sözü duyan Yahya Kemal yanındaki Mithat Behçet’e dönerek şu ölümsüz sözü söyler:

“Görüyorsun ya Behçet, Cehalet Esaretten de Beterdir.”

Bu sözü hangi kapıya yazsak acaba?[7]

Dipnotlar

[1] (Ünüm yayılsın diye) Zemzem kuyusuna işeyen kişiyi halk lânetle anar/ Sen (öyle güzel işler yap ki) kendini Kâbe gibi hürmetle andır.

[2] İsa Kocakaplan, Ahmet Haşim, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul 2009, s. 130.

[3] http://www.meb.gov.tr/belirligunler/istiklal_marsi/index_istiklal.html (Erişim, 26.09.2012)

[4] Ziya Gökalp, “Ali Kemal’e”, Açık Söz, 20 Nisan 1921.

[5] Ziya Gökalp Diyarbekirli olduğu için onun soyu hakkındaki yanlış ve yaygın kanaat Kürt olduğu yönündedir. Kürt de olabilirdi ve bu durum onun fikirlerine nakise getirmezdi. Zaten onun Türkçülüğü ırka dayalı bir Türkçülük değildir.

Kültürel kodlara önem verir. Ancak Gökalp, “Ali Kemal’e” isimli şiirinde Türk olduğunu açıkça söylemektedir: “Türklük hem mefkûrem hem de kanımdır/ Sırtımdan alınmaz çünkü kürk değil!/ Türklük hâdimine Türk değil diyen,/ Soyca Türk olsa da piçtir, Türk değil!” 5 Eylül 2012 tarihinde konuştuğum Diyarbekir Çermikli bir Kürt arkadaşımdan (Ebubekir Akkılıç) aldığım bilgi de bunu teyit etmektedir.

Gökalp’ın dedeleri Çermik ilçesinin “Allos” köyündendir. Köyün ismi 1960 yılında “Yoğun” olarak değiştirilmiştir. Günümüzde “Başarı Bucağı” ismini taşımaktadır. Köyün ahalisi Türkmendir ve köyde bugün hâlâ Türkçe konuşulmaktadır.

[6] Yahya Kemal, Çocukluğum, Gençliğim, Siyasî ve Edebî Hâtıralarım, İstanbul 1973,s. 50.

[7] Bu yazı TÖRE dergisinin Eylül 2012 sayısı için yazıldı ve o sayıda yayımlandı. Ancak dergi matbaadan alınıp piyasaya verilemedi. Sebebi belli. Yazıyı burada sunuyor ve okuyuculardan TÖRE dergisini desteklemelerini istirham ediyorum.

(*) İsa KOCAKAPLAN,Bayrak ve Bakan, 30 Ekim 2012 – Salı

[email protected]