İnsan gözünün en zor göreceği iki şeyden bahsederken çok yakındaki ve çok uzaktaki nesneleri söyledik.

Biliyoruz ki insana en yakın olan şey gene kendisidir. Göz de her şeyi görür, fakat kendini göremez. Göz, kendini ancak bir aynada görebilir.

İnsan da kendi vücûdunu tam olarak görmek istediğinde aynaya bakmak zorundadır. Çünkü her tarafını görse bile başını, saçını, yüzünü, gözünü göremez.

Aynen bunda olduğu gibi çevremizdeki pek çok şeyi görüp biliriz, o şeyler hakkında fikir yürütür, onları güzel-çirkin, doğru-yanlış diye yargılayıp, belirleriz. Fakat bir türlü kendimizi görmeye, kendimizi hesâba çekmeye yanaşmayız. Yanaşsak bile bir kolayını bulup kendimizi temize çıkarırız. “Kendini bilen, Rabb’ini bilir!” İlahî kelâmını hep duymuşuzdur. Ama yanlızca duymuşuzdur. Yaşanır hâle gelmeyen, sâdece dilde ve düşüncede kalan hangi söz duyulmuş sayılır?

Bir Büyük Dost diyor ki:

“Kendi vücûdu ordularına söz geçiremeyen, dışarıdaki insanlara aslâ söz dinletemez.”

Yâni böyle birinin ettiği sözler, hiç kimseye tesir etmez.

Niyâz-ı Mısrî derler bir başka Han Gönüllü de şöyle sesleniyor:

“Derman arardım derdime

Derdim bana derman imiş.

Ben taşrada arar idim

Ol can içinde cân imiş!”

İnsanın asıl gâyesi kendini bilmek iken; bunu unutup, dâimâ kendi dışındaki şahıslar ve olaylarla oyalanmasına ne denir? Tek kelimeyle zulüm! Ve Allah, zâlimleri sevmez!

Bakın, günümüzün ilmî zannedilip de baş tâcı olarak tutulan anlayışına göre insan nedir;

Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlüğündeki İNSAN maddesi, şöyle:

“Memelilerden, iki eli olan, iki ayak üzerinde dolaşan, sözle anlaşan, akıl ve düşünme yeteneği olan canlı.”

Kısaca, konuşan ve düşünen bir hayvan.

Bu felsefi târif, güyâ ilmî olduğundan, bu anlayışa göre bütün insanlar, eşit de sayılmaktadır.

Eşit saymakla eşit olunmadığı, kaç asırdır beşeriyetin çektiği acılardan anlaşılmıyor mu?

Lâfla peynir gemisinin yürümediği, bu anlayışın yalan yanlış… Hatta kandırmaca olduğu; bunca savaş, soykırım, kavga ve katliamdan da belli değil mi? Bu insan anlayışının… Bu, maddeyi esas alan ateist görüşün ilmî olmadığı şundan belli ki, verilip duran ilâca rağmen, hasta dâimâ kötüye gidiyor. Siz olsanız, bu ilâcı veren, bu tedâviyi uygulayan doktoru ciddiye alır ve tavsiyelerine kulak asar mısınız?

Ama biz, kulak asıyoruz. Nedense?  

Geçelim… Ve gelelim gene İNSAN’a…

“İnsan var; fikri, ahlâkı, niyet ve davranışlarıyla meleklerden üstün. İnsan var; hırslarının ve menfaatlerinin kölesi olmuş, hilesi, dalkavukluğu ve vurdumduymazlığı ile midesinin sınırlarını aşamamış sefil bir hayvan.

İnsan var; zulmü, vahşeti, kini ve gaddarlığı ile hayvanlardan da aşağı… Bu üç tipten hepsini de aynı biçim ve dış görünüşte gördüğümüz için; onlara toptan “İNSAN” deyip geçiyoruz. Böylece, kendimizi gerçek insana göre kıyaslamaktan ve onu örnek almaktan da mahrum kalıyoruz. Sonunda, her memeli, iki elli, iki ayaklı, sözle anlaşan, akıl ve düşünme kabiliyeti olan… Evet, bu özellikteki her canlı; kendi mükemmelliğine inanıyor ve kendi benliğinin dört duvarı arasında hapis yaşıyor. Bu hayâtı, yaşamak zannediyor; dirilik, canlılık zannediyor.

Her toprağa düşen tohum, açılıp saçılıyor, yepyeni bir şekilde ondan hayat fışkırıyor da; insanoğlu doğduğu günden ölümüne kadar yalnızca bedenen büyüyor ve bu, İNSAN şeklindeki hakîkî tohum, kendi taşıdığı cevheri bilip, bulup, onu ortaya çıkaramıyor. Düşünün fecaati; her ana-baba, çocuğuna günde en az üç fasıl yemek gibi, meyve vesâire gibi maddî gıdaları veriyor… Onun, midevî açlığını hesaba katıyor da; aynı yavrunun bir de ruhî açlığı olduğunu, bu açlık giderilmedikçe topluma yeni bir canavar daha kazandırılacağını hiç… Ama hiç düşünmüyor. “Biz, bu dünyaya neden geldik? Nereye gideceğiz?” diye, soran kaç kişi vardır? Ken’an Rifaî derler bir Gerçek Dost, bakın nasıl uyarıyor:

“Semâdan bir melek, hayretle der:

 İnsanlar, insanlar! Nedir bu

 Rûy-i arzı kaplayan al kanlar, insanlar?

 Ölen kim, öldüren kim, zulmeden kim?

 Ağlayan kimdir? Biraz fikreyleyin,

 Sizden değil mi onlar, insanlar?”

Biraz fikreylesek, yâni tefekkür etsek, düşünsek.! Ama belki de hiç sevmediğimiz şey, düşünmek!

Yüce Kitabımız bizi sık sık uyarır:

“Düşünmez misiniz?..” yâhut, “Hiç düşünmüyor musunuz?” diyerek.

Beşeriyet âlemi ise, yaşayışıyla, Kur’an’a âdetâ şu cevâbı vermektedir:

“Evet, düşünüyoruz; hem de kılı kırk yararcasına düşünüyoruz! Rakiplerimizi nasıl tongaya bastıracağımızı, sevmediğimiz kimselerden nasıl intikam alacağımızı!… düşünüyoruz; daha çok parayı, daha fazla malı ne yapar da kazanırız diye?.. Yorulmadan, kolay yoldan elde edeceğimiz neler var diye, dâimâ düşünür haldeyiz.”

Evet… âdetâ bu cevapları vermekteyiz.

Çünkü düşünmemiz gerekeni değil; hoşumuza gidenleri, canımızın istediklerini düşünüyoruz. Canımız da hep hayvan tarafımızın arzularını istiyor. Bu yüzden, bilmemiz gereken şeyleri bilemiyoruz. En önemlisi, yürümekte olduğumuz yolun, çıkmaz bir yol olduğunu bilemiyoruz.