Tevhit ağacının dalı budağı, daha doğrusu rûhu demek olan adâlet, insaf, hak ve hakikat olmayan yerde İslâm, nasıl buyruk yürütebilir?

Biz Müslümanlar, Rabbü’l-âlemînin kullarına karşı mes’ûl olduğumuzun şuurunda dahî değiliz. Eğer tevhidi hayâtımızın belkemiği olarak görüp ona göre de etrâfımızı gözetebilsek, yaşadığımız temiz hayat, yakın uzak her ülkeye dâvet çağrısı olacaktır.

Bugün âlem-i İslâm dediğimiz büyük kütle, dünyevî ve beşerî zaaf ve menfaatleri yüzünden gözleri öylesine kararmıştır ki kendi değerlerini görmeyerek dondurmuş, işlemez hâle getirmiştir. Öyle ki, belki bir zamanlar dünyaya akıl hocalığı ederken şimdi haçlı dünyanın yeni buluşları ile, pınarları kurumuş, kendi îcatçılığından kopmuş ve maddeye tapan batının pençesi içinde eriyip gitmiştir.

Bugün batı, ıkına sıkına çok zor şartlar içinde bir İnsan Hakları Beyannâmesi meydana çıkarırken İslâm dünyâsında bu hürriyet anlayışı bir kanun idrâki içinde, daha Medîne’de Peygamberimiz zamanından geçerli olmuştur. Nitekim Vedâ Hutbesi ve Kur’ân ile hadislerden ruh ve destek almak sûretiyle, insanın hürriyet ve hakkını örf ve an’ane çerçevesine öyle yerleştirmiştir ki, insan hak ve hürriyeti on dört asrı aşkın bir devirden beri, insanın tabîi hakkı olarak sürüp gitmiştir.

Ama İslâm Hukûku’nda, insan oğlunun keyfince her istediğini yapmak salâhiyetine sâhip olmadığı da bir gerçektir. Bu hususta dikkat edilecek mühim bir  nokta da şudur: Başkasına zarar vermeden her istediğini yapmak anlayışındaki batı hürriyeti ile kendisine de başkasına da zarar vermeyen her şeyi yapabilmek anlayışıyla, mutlak hürriyeti, hürriyet kabul etmeyen şark arasında çok fark vardır.

Bir de Vedâ Hutbesi’ne göz gezdirdiğimiz takdirde, bin küsur sene evvelki vahşî ve iptidâî bir câhiliyet topluluğuna yol göstermenin bir medenî zafer olduğunu neden dünyaya tanıtmamış bulunuyoruz?

İslâm Hukûku, Kur’ân-ı Kerîm’e dayalı olmasına rağmen Resûlullah da halîfeleri de, ne bir despotluk yapmış ne de otoritelerini bir şahsî diktatörlük prensibi olarak kütlenin idrakine işlemiştir. Kütleleri anarşiden korumak yolunda idarecisine itâ3tin bir devâ, bir çâre olduğunu göstermiş ve idârecisini de bir şûrâ tarafından kontrol ettirdikten sonra nizamların tatbik edilmesini istemiştir.

Dünyânın hangi devrinde ve hangi asrında olursa olsun, tevhid akîdesinn hayâta tatbîki, aslâ dondurulmamış ve kemikleştirilmemiştir. Bununla berâber gayet esnek, günün ihtiyaç ve şartların göre şekil ve suret bağlayarak onu amel hâline getirmiştir.

Nitekim, Vedâ Hutbesi’nde insanların hayatlarının, mallarının, haysiyet ve şereflerinin mukaddes olduğu, müminlerin kardeş sayılıp rızâları olmadan birbirlerinin malını yemenin haram olduğu, küfredip birbirlerinin boğazına sarılır hâle gelmemeleri gerektiği çok sarih ve kat’î bir şekilde ifâde edilmiş, bir Arab’ın Arap olmayanın üzerinde bir üstünlüğünün bulunmadığı, varsa buunun ancak takvâ yönünden olacağı buyrulmuştur.

Öyle ki, İslâm Hukûku’nda renk ve ırk farkı gözetilmez. İşte Peygamberimizin yakınlarından olan Selmân-ı Fârısî, bir Îranlı olduğu hâlde, Resûlullah: “Selman min âli” demek suretiyle onu evlâtları arasında gördüğünü ifâde etmiş değil midir?

——————

(*)Sâmiha AYVERDİ– Dünden Bugüne Ne Kalmıştır, Sayfa 118.