Kızma Bana Hoca Efendi-Sâmiha Ayverdi

0
159

Önünden geçtiğim bir câmide vâizin sesini operlörle câmiin bahçesine vermişlerdi.

Durdum ve birkaç dakika dinleyecek oldum. Bu, vücuttaki kemiklerin öldükten sonra birbirleriyle vedâ edişlerini anlatan bir konuşma idi.

Hoca efendi, hele bırak şu mezardaki mülâkatı da sen henüz yeryüzünde olanlara bak. Eğer bu işte muvaffak olur ve yaşayanları Peygamberinin ahlâk olan fazîlet ve meziyetlerle zenginleştirebilirsen, toprağın altındakilerin meseleleri de kendiliğinden halledilmiş olur.

Ama sen öyle yapmıyorsun.

Cemaatini bütünleştirip, dünyâ ve ukbâ hayatlarını îmar edeceğin yerde, parça parça ederek millî-hamâsî bir anlayışın lüzumunu hiç düşünmeden kara ve karanlık bir şekilcilik kaftanı ile sarıp sarmalayıp, onu boğuyorsun.

Meselâ çektiği tesbihi eğri tutmanın günah olacağını, abdest alırken kolunun bir tarafının kuru kalmış şüphesine düşerek namazının fasit olacağını, rükûda yeterince eğilmemiş olmanın cehennem azâbını dâvet etmiş olmak demek bulunduğunu ne kadar gür sesle anlatıyor ve etrâfını dehşetle ürkütüyor ve bunu da sevap sayıyorsun.

Halbuki zavallı cemaatin kafasına bunları sokarken hiç mi hiç vatan sevgisinden,

komşu hakkından, yardımlaşma borcundan, hoşgörürlükten, insaf, adâlet, nezâket ve zarâfetten tek kelime söz etmeyerek, beşerî ve içtimâî bünyesi temelsiz bırakılmış bir insan kalabalığının, toplumun başına gâileler, hattâ ne tehlikeler açtığını ve açacağını düşünmüyorsun.

Dînin yâni rûhî ve mânevî düzenin ilk şartının ahlâk ve derûnî tasfiye olduğundan haber vermenin İslâm’ın başlıca şartı olduğunu hiç duymadın mı?

Hoca efendi,

cemaatinin millî ve hamâsî çizgi üstünde yürümesini engelleyen kösteği ayağından çözmeye bak. Asırlar boyu bağrımıza bastığımız Rum, Ermeni, Süryânî, yahûdî faaliyetlerini bize anlatan bir din adamı hatırlamıyorum. Acaba sen bir din adamı olarak, kanımızı içenleri bilmenin lüzûmuna inanmış mı değilsin?

Asırlarca Türk’ün çatısı altında refah ile yaşayanların Kanını Türk evlâdı içmedi.

Ama velînîmetlerinin kanını içmeyi âdetâ bir îman borcu bilen zümreleri, onların din adamları yetiştirdi.


Türk istîlâ ve fütûhâtının önüne kale gibi dikilen haçlı dünyâyı ne cemaat biliyor ne de hoca efendi ondan haberdar.

İşte Müslüman – Türk düşmanlığına elebaşılık eden Vatikan isimli bir merkez var ki, “Müslüman’a verilen yemin tutulmaz!” fetvâsıyle kula verilen sözün Hak’la alışveriş demek olmasını bile reddedecek, merkez haçlı ordusunun muâhedesini ihlâl ettirecek bir taassupla yoğrulmuş bulunmaktadır.

Bir diyânet merkezi olan papalık,

sahte sevgi ve barış nümayişine rağmen bütün gücünü kullanarak İslâm’ı yeryüzünden silmek gayreti ile geceyi gündüze katmakta bulunmaktadır.

İşte papalığın mâliye işleri ile vazifeli olan Bernardino Nogara isimli kardinal için Ninolo Bella: “O, kafasında dolar ve kalbinde de haç olan bir adamdır,” diyor.(1)

Evet, parayı haça hizmet etmek, haçı da dünyâyı Hristiyanlaştırmak yolunu seçmek…

böylece de kiliseyi kâh göz boyayacak şatafatlar, kâh çevresine hizmet ve yardım götürecek şirinliklerle cezbetmek yolunu ihtiyâr etmiş bir anlayışla geceyi gündüze katarak etrâfını avlamaya çalışan kilise adamına karşılık, Müslüman din adamlarının işleri güçleri ürkütmek, korkutmak, cezâ ve azap tehdidi ile uzaklaştırmayı meslek ittihâz etmiş bulunmak… Ne acı…


Bir papazın oğlu olarak Belçika gibi medenî bir ülkede doğup, sonunda da felsefe doktoru olan Albert Schweitzer’i bilmeyen pek az kimse vardır.

Ancak kafasında ve gönlünde yatan Hıristiyanlık aşkının,

felsefe ile gerçekleştirilemeyeceğini düşünüp, otuz yaşından sonra tıp doktoru da olarak, sefâletler, hastalıklar ve cehaletlerle geri kalmış Afrika’nın büyücüleri arasına gidip yerleşmek suretiyle, halkın büyücülükle iyileştiremediği sıtmaları tıbbın yardımı ile şifaya götürerek, bu câhil halkı kendisine bağlamış, sonra da dünyâ Hıristiyanlığına seslenerek elde eylediği maddî yardımlarla hastahâneler açmıştır.

Şu da dikkattenuzak tutulmaması gereken bir nokta olarak düşünülürse, emrine tahsis edilen yardımlardan şahsına tek kuruş ayırmayarak hepsini haçın hizmetine bırakmış, böylece de bütün o bölgeyi Hıristiyanlaştırmaya muvaffak olmuştur.


Çocukluğunda gerek âilesinden ve gerek tahsil hayâtı boyunca

mektepten sağlam ve yapıcı bir din kültürü almadan büyüdükten sonra, vatanî vazifesini yapmak üzere sınır vilâyetlerimize gönderilmiş gençlerin nasıl bir mânevî felâketle karşı karşıya gelmiş olduğunu gören kaç kişi vardır?

Öyle ki Selçuklu – Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ve âlem-i İslâm’ın temel inancı olan Sünnî Müslümanlığın en büyük düşmanının Şiîlik olduğu nasıl bilmezlikten gelinebilir?

İşte kendi târihi ve millî inançları

ile zırhlanmadan bu bâtınî cereyanlardan nasip alan Türk evlâtlarının, kendi vatanına düşman kesilerek, memleket için nasıl bir tehlike teşkil etmekte olduğunu düşünmekte gecikmiş bulunuyoruz.

Bana gücenme hoca efendi, Artık diyânet coğrafyamızı yeniden ele geçirmenin bir devam ve beka dâvâsı olduğunu düşünüp, tedbirine tevessül etmekte acele etmek gerekmektedir.

(1)The Vaticak İmpire, Pocket Books, 1969, s.67.