Bu Millet Neden Ağlar?

0
83

Aşağıda iki mektuptan birer bölüm bulacaksınız. Târihlerine ve parmak basılan mes’ele yâni “zehir”e karşılık yazılan -reçeteye- “panzehir”e bakınca dehşete düşmemek elde değil. Bize göre, “Bu millet neden ağlar?” sualinin cevâbı, şu birkaç satırda yatıyor.

Allah, encâmımızı hayr’eylesin niyâzıyla… Herhangi bir “yorum” yapmaya ihtiyaç olmadığını düşünerek, sizlerin değerlendirmesine ve tefekkürüne bırakıyoruz.

Önce “zehir”…


30 Mayıs 1967

(…Şimdi “…” Senden ve “…” dan bir ricâm var. Geçen gün Fuat Paşa’dan bir mektup aldım. Her zamanki gibi hoş ve tatlı bir mektup. Hele sizden son derece muhabbetle bahsediyor.

Benim söylemek istediğim mesele şu.

Fuat Paşa’nın âmiri olduğunu tahmin ettiğim bir başka paşa geçenlerde Roma’ya gitmiş ve arkadaşı olan Türk sefiri ile görüşmüş, sefir bey Papa’yı ziyâret ettiğini ve bu ziyâret esnâsında, din adamlarımızı Roma’ya göndermemizi ve Katolik din adamlarıyla görüşüp uzun boylu müşâvere ettikten sonra, iki dînin güzel taraflarını karıştırarak yeni bir terkibe varmalarını tavsiye etmiş.

Bu haberi alınca ürktüm ve telâşlandım.

Bir kere İslâm dîninin Hıristiyanlıktan almaya muhtaç olduğu hiçbir taraf yok. Şâir İkbâl’in dediği gibi; “Kabahat İslâmiyet’te değil, bizim Müslümanlığımızdadır.”

Onun için de dertlerimizin devâsını ancak aramızda ve kendi elimize verilen kıstaslara göre halletmeye mecbûruz.

Bu hususta hristiyan dîninin bize sunacağı ancak zehirdir.

Lâzım olan panzehiri ise kendi îman çatımızın altında arayıp bulmak gerek.

Bugün Hıristiyanlık âleminin elinde, İncil demeye yarar sahih bir kitap olmamasına rağmen, Kilise’nin büyük gayreti Hıristiyanlık’ı ayakta tutmaktadır.

Asırların elinde evrile çevrile bugünkü kuvvetli seviyesini bulmuş olan hıristiyan teolojisinin karşısına bizim yarım dilli, yarım îmanlı din adamlarımızı çıkarmak demek, İslâmiyet’in hezîmeti demektir.

Misyonerler vâsıtasıyla yaptıkları yetmiyormuş gibi bir de İslâm’ı resmen ve alenen tokatlamak için ayaklarına çağırıyorlar.

Ve en hazîni de bu dâveti alan sefiri olsun, paşaları olsun, meselenin altında gizli olan habâseti ve sû-i kastı farketmeyerek âdeta sevinir oluyorlar. (…)(*)

(*) Sâmiha AYVERDİ, Mektuplar-10, Kubbealtı Neşriyatı No.230, S.303.


Şimdi de “panzehir”…

8 Kasım 1969

(…Henüz memleket, ihlâslı bir îmânın lüzum ve zaruretini idrak edecek seviyeyi bulmuş değildir. Ama bu hayâtî ihtiyaç ve zarureti anlayacak günler de pek uzak sayılmaz.

Dâima konuştuğumuz gibi, işte siz bu ayak sesleri yaklaşan devri açıp, Müslüman Türk’e, dünyâ muvâcehesinde şerefli mevkîini verecek bahtiyarlar kafilesindensiniz.

Türklüğün kaderi, dervişlik rûhundan hız aldığı müddetçe, başını alıp, ufuktan ufka gider olmuştur.

Ama ne zaman ki cehâlet ve taassup, derviş dinamizminin yerini aldı, işte düşe düşe bugünkü maddî ve mânevî iflâs ve sefâletin pençesine düştük.

Onun için bugünkü cemiyetimizin din adamlarından beklediği, uyanık ve şuurlu bir ilim ve îman seferberliğinin öncülüğüdür.

Bunu idrak edip fiiliyâta geçtiğimiz takdirde, uzun vâdeli fakat sağlam bir maârif politikasının meyvelerini devşirmek yolu açılmış olacaktır.)(*)

(*) Sâmiha AYVERDİ, Mektuoplar-10, S. 307