Meddah(*)

0
36

Neş’eye hayatta bizden çok kıymet veren atalarımız dedelerimiz, şimdikilere nazaran külfetsiz, basit şeylerle fakat her fırsatta eğlenmesini bilirler, gönüllerinde gamın kökleşmesine meydan bırakmazlardı.

Saz âlemleri Orta Oyunu, hattâ Karagöz dahi az çok hazırlığı, temâşâ dilinde aksesuar tâbir edilen bir takım teferruatı îcâp eylediğinden, her zaman ve her yerde bunları bulmak kaabil olmuyordu.

Buna mukabil, bastonunu eline alıp, mendilini de boynuna doladığı gibi her an her tarafa gidebilen, haftanın yedi gününde birbirinden muhtelif semtler dolaşan “Meddah” vardı.

Meddah kelimesini iştikak bakımından inceleyecek olursak, Arapça “medh” kökünden medh ü senâ edici demeye gelmesi lâzımdır. Şu halde halkı, masal söyleyip, taklitler yapıp eğlendiren san’atkâra bu sıfat ne münâsebetle takılmıştır? Bu mes’elenin hâllini biz mütehassıslara bırakıyoruz.

Meddah dinlemek, On dokuzuncu asrın sonlarına kadar, hattâ yirmincinin ilk yıllarında, halkın rağbet ettiği bir eğlence idi.

Meddahlığı san’at edinmiş, bununla şöhret kazanmış, hikâyeleri ağızdan ağıza dolaşan, gramofon plâklarına geçip de el’an dinlenilen, yakın vakitlere kadar yaşamış olanlar vardır.

Bunların içinde benim de kendilerine yetiştiğim, en meşhurları; İsmet, Sürurî, ve Aşkî idi. İsmet, Meşrûtiyet’den önce öldü. Hepsinden değerlisi idi. Aşkî ve Sürûrî’yi ise Cumhuriyet devrinde dahi aramızda gördük. Ölümleri şu son yirmi yılın içindedir.

Meddahlık, bu san’ata hakkıyla lâyık olmak isteyen için, gerçekten zor bir zanaattı. Hâfızanın çok kuvvetli olması, dilin her türlü taklide yatması, en birinci şartlardandı. Her akşam başka bir hikâye söyleyebilmek, dinleyenin alâkasını aynı ölçüde devâm ettirmek, çok uzun tafsîlâta girişmeyerek vak’anın mükâlemelerle, fıkralarla canlılığını muhâfaza eylemek lâzımdı.

Sonra, meddahların harcı âlem repertuarını halk, dinleye dinleye artık bellemiş, bıkmıştı. Bunlardan çoğu Bin Bir Gece Masalları’ndan, Tûtinâme’den ve sâir halk kitaplarından alınmıştı. Onun için iyi bir meddah, kendiliğinden de zarif, neş’eli hikâyeler uydurmadıkça dinleyicilerin rağbetini kazanamazdı. Onun biraz da hayâl genişliğine ve te’lif kabiliyetine mâlik bulunması îcap ederdi.

Nitekim İsmet ile Sürurî, şöhretlerini bu yolda kazanmışlardır. Sürurî’nin Harb-i Umûmî’yi tâkîp eden Mütâreke sıralarında, “Kayseri Rumları İstiklâl İstiyor” hikâyesi, onun kendi karîhasından çıkmış bir şâheserdir.

Aşkî, daha basit, daha mütevâzî tabakaya hitap een, bellemiş bulunduğu birkaç tâne basmakalıp hikâyeyi tekrar edip duran, orta kaabiliyette bir meddahtı. Fakat bâzı taklitleri çok iyi yaptığından, halka kendisini sevdirebilmiş, popüler olmuştu.

Meddahlığın an’anelerine uyarak, nerede icrâ-yı hüner ediyorsa, orada, yüksekçe bir yere konmuş sandalyesine oturur, alacalı çevresini sol omzunun üzerine atar, sopasını apışlarının arasına alır, fesini kulaklarına kadar çeker:

–Hak, dost! Diye hikâyeye girişirdi.

Meddah hikâyeleri ekseriya; ‘’Râviyân-ı ahbar ve nâkilân-ı âsar şöyle rivâyet ederler ki, zamân-ı evâilde falan yerde şu evsafta biri varmış’’ tarzında bir mukaddeme ile başlardı.

İsmet ile Sürurî bunu değiştirmişler, hikâyeye herhangi bir gülünç fıkra ile girişirlerdi; bu sûretle de kendilerine bir “hava” hazırlarlardı.

Ondan sonra da artık asıl hikâye başlardı. Lâkin usta meddahlar, hep aynı mevzuun dinleyicileri usandırmasından çekinerek, araya:

‘’—Dedim de aklıma geldi,’’ girizgâhı ile biri iki tâne kısacık ve hoş fıkralar da sıkıştırmak sûretiyle zihin dinlendirmeyi âdet edinmişlerdi.

Bugün ortadan büsbütün kalkan meddahlık, içtimâî târihimizde epey eskidir ve epey de önemli bir yer tutar.

Her güzel âdetimizi Arap’a veya Acem’e ircâ etmeyi îtiyad edinen eski müverrihler, meddahın da Arapların kıssalarından ve îranîlerin kıssahanlarından örnek almış olduğunu iddia ederler. Halbuki meddahlık, yeni kurulan bir cemiyetin eğlenme ihtiyacından kendi kendine doğmuştur.

Maalesef elimizde On Beşinci Yüzyıldan önceki meddahlara dâir malûmat yoktur. Bunlardan ilk defa bahseden eser, ‘’Tâc’üd Tevârih’’tir. Bu kitapta On Beşinci asır meddahlarından Karaman Beği’nin nedîmi ‘’Harman Danası’’nın ismi geçer.

Fâtih’in sarayında da Mustafa, Balaban ve Ömer isimli üç meddahın taklitli hikâyeler anlattıklarını biliyoruz.

Yavuz da meddahlara aynı teveccühü göstererek Nakkaş Hasan ve Çokyedi Reis adlarında iki san’atkâra sarayında yer vermiştir.

Fakat bu san’atın en çok revaç gördüğü ve apojesine çıktığı devir, Üçüncü Murat devridir. Meddah Eğlence ile Meddah Cenânî bu devirde şöhret, îtibar ve servet sâhibi olmuşlardı.

On Yedinci asırda meddahlık san’atının bu inkişâfı devam etti. Nâimâ Târihi:

Şirin-i zaman kıssa-i hanların, nâs’ın cemiyetgâhlarında Şehnâme ve sâir hikâyât-ı meşhûradan lâtîf menkıbeler naklettiklerini…” rivâyet eder.

Evliya Çelebi de, aynı asırda meddahlar adedinin seksen olduğunu ve Alayköşkü önünde yapılan bir esnaf geçit resmine bunların da “…Tahtırevanlar üzerinde, ellerinde çevgân –şak şak dediğimiz, ortadan ikiye bölünmüş tahta-bellerinde mecmualar, fesâhat ve belâgat üzre…” hikâyeler anlatarak geçtiklerini kaydeder.

Meddahlık yalnız İstanbul’a mahsus değildi. Sâir büyük şehirlerimizde de ehil ve şöhretli meddahlar yetişiyordu. Yine Evliya Çelebi’den öğrendiğimize göre, Bursalılar Kurban Hamza, Hırşana mahmud, Kara Firuz adındaki meddahları dinleyerek def’i kelâl eyledikleri gibi, Hamza, Kasap Kurt, Kandillioğlu gibi taklit ve hikâye ustaları da Erzurumluları eğlendirmekte idiler.

Dördüncü Murad’ın “Tıflı”sı da pek meşhurdur. Tıflı, huzurda irticalen nakleylediği hikâyelere pâdişahı bile karıştırırmış.

On Sekizinci asırda Şekerci Sâlih, Ondokuzuncu’da Tavşan Tevfik, Şükrü ve hususiyle yetmişe yakın hikâye bilen İsmet, birer şöhrettiler.

Bugün de bu zanâata heves eden var mıdır, bilmiyoruz. Geçen yıllara kadar Meddah Hakkı, Tahsin, Aşkî Efendi sağ idiler. Ötede beride nadiren ilânlarını görüyorduk. Şimdi nerededirler?

Sosyal inkılâp dediğimiz şey meddahlığı da öldürdü. Fakat bana sorarsanız, cidden yazık oldu!

———

(*)Ercüment Ekrem – Yedigün Neşriyatı. (Yayın târihi belirtilmeyen fakat en az  70 yıllık bir geçmişe sâhip olan bu kitapçık ve albümün resimleri Münif Fehim’e âittir.)