Mürebbi Olmasaydı

0
274

”Kutlu Doğum” münâsebetiyle Peygamber Efendimiz’in şefaatleri, cümlenin üzerlerine olsun inşallah; hayırlar, saadetler getirsin. Bizleri de O’na lâyık kullar eylesin.

1440 şu kadar yıldan bu yana, dünyânın en ünlü mütefekkir ve şâirleri Peygamber Efendimiz hakkında dilden düşmeyen ve her biri müthiş belâgat örneği olan nice eser kaleme almışlar. Birisi:

(Basmasa mübârek kademin rûy-i zemîne

Pâk etmez idi kimseyi,hâk ile teyemmüm)

Yâni: (Yâ Resûlallah,”Eğer senin mübârek ayağın yeryüzüne basmamış olsaydı, teyemmüm diye bir şey olmaz; toprak, kimseyi temizlemezdi) demiş.

Bir başka büyük insan, hasretle söylemiş:

(İn nilte yâ rîha’s-Sabâ yevmen ilâ Arz’il Harem

Belliğ Selâmî ravzaten fîhe’n-Nebiyyü’l-Muhterem

Min haddihî Bedru’d-Ducâ, min vechihî Şemsü’d Duhâ

Min zâtihî Nûru’l-Hudâ, min keffihî Bahru’l-Himem)

(Ey Sabâ rüzgârı! Bir gün Harem-i Şerîf toprağına varırsan, orada Muhterem Nebî’nin bulunduğu gül bahçesine selâmımı bildir. Ki, O’nun yanağından, karanlık gecelerin bediri, mübârek yüzünden kuşluk güneşi, zâtından hidâyet nurları ve elinden de himmetler denizi fışkırıyor.)

Hazret-i Mevlânâ, O’na olan aşkını terennüm ederken, sâdece Mesnevî’sinde 25.500 beyit söylemiş. Hem de eşsiz söylemiş.

Yâni, bizden önce yaşayanların, Efendimiz hakkında

Söylenecek söz bıraktıklarını sanmıyorum. Aslında, dünyâda yeni bir şey yoktur… Her şey, O’ndan yâni Efendimiz’den ve O’nun getirdiğinden, gösterdiğinden ibârettir. Resûlullah Efendimiz’in getirdiği ise, eskimeyen ve kıyâmete kadar eskimeyecek olan yegâne “yeni”dir.

Bu durumda, Allah’ın Resûlü hakkında kim yeni bir söz söyleyebilir? O’nu kim vasfedebilir? Bunu yapmaya hangi kalemin ve kalem sâhibinin gücü yeter? Bendenizin de böyle bir niyeti yok!

Ama aklıma takılan bâzı sualler var. Bu suallerden belki de birincisi şu:

Acabâ Süleyman Çelebi, o dillere destan Mevlid manzûmesinin sonunda, Cenâb-ı Hakk’a niyazda bulunurken, neden: ” Âşıkların gözü yaşı hürmetine…” af ve merhamet dilenir?

Ve Allah âşıklarının döktüğü yaşları böylesine değerli bulan sâdece Süleyman Çelebi de değildir; bütün Hak Dostları, geride kalanlara ağlamayı…Hattâ gözyaşıyla abdest almayı tavsiye ederler.

Meselâ, son devrin Yüce Velî’lerinden biri, bizlere şöyle seslenir:

(Ağlamakla tayyedersin menzil-i maksûdunu

Gözyaşından abdest al da,gözle gör mâbûdunu

Benliğin dâvâsını terk eyle gafletten çekil

Âşık ol Ken’an dilersen görmeye mâşûkunu)

Evet… Böyle der.

Çünkü, Allah’ı en fazla sevenler; O’nu en fazla bilenlerdir. Bu, değişmez bir kuraldır ve insanlar arasındaki sevgi, muhabbet yâhut adına aşk dediğimiz duygular için de aynen geçerli bir kuraldır. Yâni insan, tanımadığı; görmediği, sesini duymadığı yâhut bir küçük mektubunu olsun okumadığı kimseyi, aslâ sevemez. Kısacası; birini sevmemiz için, onu tanımamız ve hakkında bilgi sâhibi olmamız şarttır. İşte bu değişmez ilâhî kanunu bildiği için, merhum Süleyman Çelebi, âşıkları ve onların döktüğü inci tânelerini yalvarışlarında söz konusu eder.

*

Yıllar evvel, ilk defâ tanıştığım birisi, bana bir sual sormuştu:

—Allah’ı mı çok seversin, yoksa Peygamberi mi?

Ona dedim ki:

—Ben, şu cehâletimle Allah’ı bilmiyorum ki! Allah’ı seviyorum deriz ama bu söz, bir temennîden ve dilekten, duâdan öteye geçmez aslında… Ezber sözüdür!

Çünkü sayısız insan gibi ben de Allah’ın yarattığı varlıklardan sâdece ve sâdece bir zerreyim.

Hani, meşhur Einstein’ın kapısı çalınmış bir gün.

Bakmış ki,kapıyı çalan,bir dilenci…Einstein’ın canı sıkılmış..Çünkü,kimbilir ne ile meşgûlken sadaka isteyen dilenci,onun konsantrasyonunu bozmuş bir anda.Ve adama söylenip,kızmış.

Dilenci, kapıyı çalmakta ısrâr etmiş ve sadaka istemekten vazgeçerek:

—Sana bir sual soracağım, başka bir şey istemiyorum!

—Sor, demiş Einstein.

–Hayır,demiş dilenci:Burada olmaz..Çalışma odana geçelim.

Büyüklerimiz:(Her kilidin bir anahtarı vardır. İlmin anahtarı da sormaktır!) demişlerdir. İşte, bir düşünen kafa, bir dehâ olduğu için; kendisine sual sorulması Einstein’ın ilgisini çekmiş:

—Haydi, demiş, soracağın neyse sor!

Dilenci, kendinden emîn bir hâlde:

—Sen, demiş, şu kara tahtanın başına geç!

Geçmiş Einstein. Dilenci ilk sualini sormuş:

—Bu kara tahta kâinat olsa… Bu kâinâta oranla Dünyâ’yı bana gösterebilir misin?

Eline tebeşiri alan Einstein, kara tahtanın üzerine bir nokta koyup:

—İşte, demiş, kâinat kara tahta kadar olsa, dünyâ da ancak bir nokta kadardır.

Dilenci gülümsemiş:

—Peki! Şimdi bu dünyâ içinde, bana kendini gösterebilir misin?

Dilencinin kendisine verdiği bu dersle Einstein gibi bir adam silkelenip; ona karşı gurur, kibir hissettiği ve dilenciye tepeden baktığı için utanmış.

Sözü şuraya getirmek istiyorum; Allah’ı sevmek diyorduk ya…

Şimdi… Ben nerede, beni yaratan ve türlü güzelliklerle donatan Allah’ı bilmek nerede? O’nu sevebilmem için, her şeyden önce Allah’ı bilmem gerekir. Bunun yolu ise, Hazret-i Peygamber’i bilmekten geçer. Bana Allah’ı bildirecek ve dolayısıyla sevdirecek olan, O’dur.

O hâlde, daha gerçekçi olanı seçer ve her şeyden önce Peygamber’imizi sevmenin yollarını ararım. Bunun da bir tek yolu vardır;”Bir Bilen” bulmak!

Yâni Peygamberimiz’in bütün güzel huylarını, özetle O’nun o yüksek ahlâkını kendisine mâl etmiş; O’nun ahlâkıyla ahlâklanmış bir Allah Eri gerekiyor.

“Allah’ı en iyi bilen,benim…O’ndan en fazla korkan da benim” buyuruyor Efendimiz.Bu korku,elbette Allah’ın sevgisini kaybetme korkusudur.Demek ki Allah’ı en iyi bilenler,O’nu en fazla sevenlerdir.

“Mü’min, mü’minin aynasıdır” mübârek kelâmını açıklayan büyüklerimiz; buradaki birinci Mü’min’in, Muhammedî ahlâka sâhip olgunluktaki kimse… İkinci Mü’min’in ise, Cenâb-ı Hak olduğunu söylemişlerdir.

Bir “ayna edinemeyen” kimselerin Hazret-i Peygamber’i ve Yüce Kitabımız’ı tanıyıp bilmesi… Parlak, pırıl pırıl cilâlı bir “ayna” edinmedikçe, bir insanın Rabb’ini bilmesi imkânsızdır!

Hazret-i Peygamber bile, Cebrâil Aleyhisselâm’ı kastederek:”MÜREBBÎ OLMASAYDI, RABBİMİ BİLEMEZDİM” buyurmuyor mu?

Tekin Uğurel