“Müstesnâ İnsan” – Ken’an Rifâî

0
20

(…Bir insan iyi olabilir, vefakâr olabilir, ferâgat sâhibi olabilir. Bunlar şüphe yok ki güzel birer ferdî kazanç. Fakat bütün bunlar insanı “büyük adamlar” listesine geçirmek için kâfi midir? Şüphesiz ki hayır! Bir kere şunu bilmek ve temyiz etmek lâzım:

Ken’an Rifâî’ye biz sâdece bu husûsiyetleri olduğu için büyüktü demiyoruz. O mâlik olduğu değerleri ferdî birer mevzû olmaktan kurtarıp kütleye nakledebiliyordu ki ehemmiyeti de buradan geliyor. Meselâ eğer o iyi ise onu etrâfına neşrediyor demekti. O eğer sabırlı ise sabır cevheri ondaydı ve hareketlerinden sabır intişar/neşretmek, yaymak/ ediyordu. Vefakârlığı sâdece kendisine inhisar etmiyordu.

O vefakârdır demek, temâsa geçtiği her ferdin de kendi kaabiliyetine göre vefakâr olması demekti. O bunu böyle istiyor ve bu oluyordu. Nasıl oluyordu? İşte biz bütün yazılarımızda bunu belirtmeye uğraştık, insanlar üzerindeki tesiri öyle kavî /kuvvetli ve inkâr götürmezdi ki bir defa gören bile ondan bütün hayâtınca hatırlayacağı bir şeyler alır, bir eksikliğini tamamlardı.

Ken’an Rifâî gittiği yere dünyâsını götüren müstesnâ insandır. Zaman ve mekân şartları, dâima beraberinde taşıdığı dünyâsının şartları tarafından asimile edilerek hükümsüz bırakılmış, varlığına söz geçirememiştir.

Bir husûsu daha ortaya koyalım: “O bize yeni olan hiçbir şey getirmedi,” diyenler de olacaktır. Pek doğru! Fakat şu gökkubbenin altnda yeni olan ne var? Ken’an Rifâî, beşeriyeti bir çığ gibi ezen ve muhtelif unsurların bir araya gelmesinden hâsıl olan kesâfet yükünün altından insanlar çıkarabilmek için yeni buluşlara ihtiyâcı olmadığını biliyordu.

Esâsen bu koca dünyâya her hakikat şu veya bu tarzda söylenmiş ve tâlim edilegelmiştir. Yeniden söylenilecek hemen hiçbir şey yoktur. Bu yüzden o, kütleyi bulunmuş olana doğru itegelmiş ve onunla bağlantı ve alâka tesisine çalışmıştır.

Ancak bir taraftan da Lessing’in dediği gibi, “Allah bana bir eliyle hakikati, bir eliyle de hakikat arayıcılığını göstererek hangisini beğenirsin, diyecek olsa ben arayıcılığı seçerdim” sözündeki isâbete inanarak insan oğlundaki tecessüs melekesinin istihâle ve harekete tâbî olan hakikati kendi zihnî ve hissî imkânları ile araştırmaktan hoşlandığını da takdir etmiş, bu yüzden de hiç kimseye doğrudan doğruya “inan!” dememiş, “düşün!” diyerek bir tefekkür silsilesinden sonra inanıp inanmamayı yine düşünücünün hükmüne bırakmıştır.

Bizce, onun asıl yaptığı iş insanlığın zuhûrundan beri biriken malzemeyi, çerden çöpten temizleyip kendi şahsiyeti süzgecinden, yâni bir mânâda XX. asrın kritik gözünden geçirdikten sonra yeni şartlara ve yeni vaziyetlere göre şekillendirip kıvama getirebilmesindedir.

Bu mevzûda son bir sözümüz daha var: Zira şu sual de akla gelebilir. Ken’an Rifâî mademki bir terbiyeci idi, şu halde tâlim ve tedris fonksiyonunu niçin daha geniş ölçüde tutmadı?

Bu suâle verilecek cevap da hazırdır: Gerçi o canlı ve nev’i şahsına münhasır olarak tertiplenmiş bir kitaptı ve kendisiyle yüz yüze gelen her insana o, bu kitaptan yaşanmış tecrübeler, aşk ve îmanla yoğrulmuş hikmetler okuttu. Aynı zamanda bir mürşit, bir hoca, bir mürebbî olarak sayısız insan yetiştirdi. Buna rağmen gayret ve enerjisini ne de olsa mahdut bir zümreye hasrederek kaynaklarını ekonomi ile kullandı. Çünkü o iyi biliyordu ki zamânın istidadı demlenip kıvama gelmeden büyük çapta fikir hareketlerine zemin olamaz.

Ken’an Rifâî müsterihti. Çünkü gâyesinin tohumlarını ekmiş, böylece de istikbâlin ambarına ileride gelecek nesillerin devşireceği mahsûlün bereketini vaat ve temin etmiştir. Geçirdiğimiz buhranlı devirler bu yeni mahsûlün doğum sancılarından başka ne olabilir.)


(Y.Asrın Işığında Müs.Ve Ken’an Rifâî)