Osmanlı Saray Hazînesi-1

0
18

Osmanlı İmparatorluğu’nda iki türlü hazîne vardı. Birisi devlete âit mâliye hazinesi, öbürü pâdişahın şahsına âit olan Enderun hazînesi. Mâliye Hazînesinde devletin parası dururdu. Enderun Hazînesinde ise pâdişahın şahsî serveti muhâfaza olunurdu. İşte Saray Hazînesi diye anılan, budur.

Bu hazîne de, İç Hazîne ve Dış Hazîne veya Hil’at Hazînesi diye ikiye ayrılırdı.

İç Hazîne’nin âmiri, Hazîne Kethüdâsı, Dış Hazîne’nin âmiri ise Serhazîn-i Enderun denilen Hazînedarbaşı idi.

Hükümdarların şahsına âit altın ve gümüş para, mücevherat, altın, gümüş murassâ av âleti, elmas, yâkut, zümrüt gibi kıymetli taşlar ve bunlarla süslü hançer, kılıç gibi silâhlar…

Muhtelif şahısların ve bilhassa yabancı devlet reislerinin sunduğu her türlü altın, gümüş ve mücevherli hediyeler ve sâir eşyâ, İç Hazînede dururdu.

Dış Hazîne’nin muhteviyâtı/içeriği ise daha ziyâde kürkler, şallar, pahalı kumaşlar; elmaslı, altın düğmeli Ser’aser denilen baştanbaşa sırma işlemeli ipekli kumaşlarla kaplı ağır kürklü hil’atler ve daha akla gelen – gelmeyen bin türlü kıymetli eşyâdan mürekkepti.

Aynı zamanda her pâdişâhın bir resmi ile bir elbîsesi burada muhâfaza olunurdu. Bundan maadâ/başka Dış Hazînede de küpler içinde bir kısım meskûk/damgalanmış, mühürlenmiş altın para bulunurdu. Bunun diğer bir adı da “Bâb-ı Hümâyun Hazînesi” idi.

Bu hazînelerde mevcut şeylerin iki büyük defteri tutulur, bunları Defterdarlar imzâlar, Silâhtar Ağa ile Hazîne Kethüdâsı saklarlardı.

İşte, sarayda bu hazînelerin hizmetinde bulunmak ve onları korumak için Fâtih zamânında, Hazîne Koğuşu teşkil olunmuştu. Burası pek muteber/önemli-saygın bir yer olup, Enderun koğuşlarının birincisi olan Has Oda’dan sonra gelirdi.

Hazîne Koğuşu’ndan sonra ise sırayla Kiler, Seferli, Doğancı koğuşları ile Büyük ve Küçük Odalar vardı. 

Büyük ve Küçük Odalara, Galata ve İbrâhim Paşa saraylarında yetiştirilmiş Acemi oğlanları -bizzat hükümdar tarafından seçilmek suretiyle- alınır ve bunlar zamanla terfi edip, diğer koğuşlara sırasıyla yükselirlerdi.

Hazîne Koğuşu’nun İç Oğlanları başlangıçta altmış kişi idiler. Bu adet/sayı zamanla artarak, On Sekizinci yüzyılda yüz elliyi geçmişti. Büyük âmirleri, yukarıda adı geçen Hazînedarbaşı idi. Ondan sonra ise Hazîne Kethüdâsı gelirdi.

Saraya iş yapan ve miktarları/sayıları iki bin kadar olup Ehl-i Hiref diye anılan terzi, kürkçü, kuyumcu, nakkaş, sorguçcu, kılıçcı gibi sanatkârlar, Hazinedarbaşı’ya tâbî idiler.

Hazîne Koğuşunun bundan sonra gelen âmirleri Güğümcübaşı, ve Kürkçübaşı diye anılan eskilerdi. Bunlar, koğuşun inzibâtı ile alâkalı idiler.

Terfî ederlerse Has Odaya alınırlar, dış himetlere çıkarlarsa pek güzîde/seçkin bir sınıf olan Hünkâr müteferrikalarına/Pâdişah, Sadrâzam vb.nin hizmetinde bulunan ve verilen emirleri yerine ulaştıran görevlilere ilhak olunurlar/katılırlardı. Bunlardan sonra gelen ve onların maiyeti olan on kıdemliye ise Bıçaklı denirdi.

Hazîne Koğuşu mensupları dış hizmete çıkarlarsa Kapıkulu Sipâhisi olurlardı. Daha ziyâde mükâfatlandırılmak istenildikleri takdirde kendilerine Çeşnigirlik, Bölükbaşılık ve bâzan Müteferrikalık verilirdi. Bunların ayrıca yılda iki kere bahşişleri vardı.

Birini, Mısır hazînesi geldiği zaman, öbürünü kışın pâdişâha “Elbağı” denilen ve çatlamaya mâni olmk için ele sürülen kokulu yağı takdim ettikleri zaman alırlardı. Bu bahşiş, bin akçe idi. Bundan maadâ, yılda bir defa Kuşak Akçesi ve Düğme akçesi verilirdi.

Hazînedarbaşı, seferde ve hazerde/savaşta ve barışta pâdişâhın yanında bulunurdu.

Hükümdar, Cumâ namazına çıkacağı zaman, hazînedarbaşı câmiye daha evvel, pâdişâhın namaz kılacağı yere seccâdesini yayar ve secde yerine birkaç defa yüzünü sürerek, hünkârın yüzüne zarar veya rahatsızlık verecek bir şeyin bulunmamasına dikkat ederdi.

Ak Hadımlardan olan hazînedarbaşı, terfî ederse Bâbüsaâde Ağası yâni saray ak hadımlarının başı olurdu.

İç Hazîne’nin âmiri olan Hazîne Kethüdâsı, saraydan ayrılacak olsa, bütün hazîneyi kendi yerine gelene birer birer sayarak teslim ederdi. Kendisi saraydan ekseriya Vezâret rütbesiyle çıkardı. O zaman evvelâ pâdişâhın huzûrunda kürk giyer, sonra bu merâsim bir kere de Sadrâzamın huzûrunda tekrarlanırdı.

Sonra da Kaptan Paşa’ya veya Defterdar’a misâfir olmaları, kaanundu. Bu misâfirlik üç gün sürdükten sonra, alayla/törenle kendi konağına götürülürdü.

Yazan Talât HASIRCIOĞLU, Resimli Tarih Mecmuası, Kasım 1955, Sayı 71, Cilt 6.