Aslına Dönüş-İsmet Binark

0
18

“Bu Dünyada Her Şey Fâni!..”

‘Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm’ (Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla)


Bu yazı, bundan öncekilerde olduğu gibi; tam bir teslimiyetle, nasibi ve kabiliyeti ölçüsünde ‘Rahmet Kapısı’ yolunda yürüme gayretinde olan bu fakirin, gönül dünyasındaki ve ruh iklimindeki duygu ve düşüncelerinin ifâdesidir.

Ancak, ‘Bir Söyleten ve Yazdıran’ olduğu da unutulmamalıdır! Harfleri ve kelimeleri bahşeden, duygu ve düşüncelerimizi, rahmetini ve hikmetlerini kelimelerin kalbine yazdıran Allah’a hamd olsun!..


Pîrimiz Seyyid Ahmed er-Rifâî Hazretleri bizlere hatırlatıyor ve diyor ki:

“Ey nefesleri sayılı olan insan!
Elbet bir gün sayılar tamam olur
Elbet gecesi olmayan bir gün,
Sabahı olmayan bir gece gelir!..”

Ölüm, toprağa, aslına dönüş!.. Bu dünyada her şey fânî!.. Dünya hayatı fânî, geçici!.. Yeryüzünde her varlık gibi insanoğlu da fânî.. Bir kafile giderken bir başka kafile onun yerine geliyor.. Çocuk, genç, yaşlı, kadın, erkek bu kafilenin değişmez yolcuları!..

Ölüm bir sonsuzluk kervanı misâli!..

İstikameti belli… Biteviye yol alıyor… Değişmez hükme… hakîkate yürüyor!.. Zamanı dolan da bu kervanın yolculuğuna katılıyor… Hiç kimsenin ‘beni bu yolculuktan muaf tutun’ deme şansı da yok!..

Dünyaya gelen her insanın kazâ ve kaderi kendisiyle berâber yazılıyor…Onu değiştirmek asla mümkün değil!..

Ölüm dünya hayatının bitip âhiret hayatının başlaması demek… Ölüm, aslına dönüş!..

Bizler ölümlü bir hayata sâhip olduğumuzu unuttuk.. Hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşıyoruz.. Ölümü düşünmediğimiz için de, gündelik hayatta kayboluyoruz.. Oysa ölüm kaçınılmaz bir hakîkat!. Böyle olunca da,hayatımıza dâhil ve müdâhil!..

Günlerimiz de, nefeslerimiz de sayılı!.. Bu dünyadaki misafirliğimiz ne kadar sürecek? Bilemiyoruz!..

Ölüm yoksa hayat da yoktur.. Zîra hayatı ölümden başka ne sorgulayabilir? Ölüm hakîkati ile barışık olmayan hayattan da kopuk demektir!..

Bu sebeple ölüm hakîkatinden uzak bir hayat anlayışını da anlamlı bulmak mümkün değildir…

Ölümü hatırlamak, aynı zamanda insanın yaradılış gâyesini düşünmesi ve âhiretteki hesabı hatırlaması demektir… Ölüm hakîkati ürkütücü, korku verici de olsa, bu gerçeği kabullenmek mecburiyetindeyiz!.. Mümine yakışan, içimizdeki ‘ölümü öldürebilmek’ !..

Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de:

“Küllü nefsin zâikatü’l-mevt sümme ileynâ turceûn” Ankebut sûresi (29/57); (Her can ölümü tadıcıdır. Sonunda Bize döneceksiniz.) buyruluyor!..

Ölüm, insanın doğumdan sonraki tek gerçeğidir!..

Varlık sahnesinde bulunan her şey günün birinde ölümü tadacaktır..


İnsanı hayatın ve kâinatın mihveri kabul eden, insan merkezli maddeci düşünce sistemleri, ‘ölüm’ karşısında korku, dehşet ve büyük üzüntü duyarlar. Ölüm onlar için kesin bir yok oluştur..

Şâir bu korkuyu ve yalnızlığı şöyle dile getirir:

“Şimdi o dünyadan hiçbir haber yok;
Yok bizi arayan, soran kimsemiz.
Öylesine karanlık ki gecemiz,
Ha olmuş ha olmamış penceremiz
, Akar suda aksimizden eser yok.”

İslâm dini gibi, Allah’ı ve âhiret hayatını esâs alan inanç, düşünce ve yaşama sisteminde ölüm bu korkunçluğunu kaybetmiştir. İslâm inancında ‘ölüm âsûde bir bahar ülkesidir.’

Mutasavvıflar ölümü ‘fenâ’ ve ‘bekâ’ arasındaki perdenin kalkması olarak görürler. ‘Fenâ’ tasavvufta, insanın kendisinden ve başka bütün varlıklardan vazgeçip, tek varlıkta yok olması, yani kulun benliğinin Allah’ın varlığında yok olması, ‘kesret âleminin’ (tasavvuf dilinde, Cenâbı hakk’ın tecellîsiyle zuhura gelmiş çokluk, mahlûkatın çokluğu, karşıtı: Vahdet) kayıtlarından sıyrılıp Hakk’ın tasarrufu altına girmesidir.

‘Bekâ’ ölümsüzlük ve devamlılıktır.

Tasavvufta, kulun nefsâni sıfat ve vasıflarından sıyrılması ‘fenâ’ Allah’ın sıfat ve vasıfları ile gönül dünyasını ve ruh iklimini bezemesi ‘bekâ’ dır.

Tasavvufta gerçek sevgili Allah olduğu için, ölen insan Mevlâsına, yani sevgilisine kavuşmuş olacaktır.. Mevlânâ, ölüm gecesini, bunun için ‘şeb-i arus’ (düğün gecesi) olarak ifâde eder.

İslâmiyette, ölüm bir yok oluş değildir.Yok olan bedendir; ‘ruh’, ölüm ile bedenden ayrılır.. ‘ruh’ Allah tarafından yaratıldıktan sonra insan bedenine üflenen, ölümden sonra da varlığı devam eden ilâhi ve mânevi cevherdir.. Dinimizde,inançlı, mümin insanın ölümü, sevgiliye kavuşmak, ‘Hakk’a yürümek’ olarak tarif edilir..

Sâmiha Ayverdi bu konuda diyor ki:

“Rûhun cisme taalluku lafzın manaya taalluku gibidir, ruh cismin ne içinde ne de dışındadır.”

[‘Ruh’ Kubbealtı Lugatı. 3(O_Z). İstanbul, 2005, 2598.s.]

Ölüm korkusunu yenmiş derviş Yûnus, bunu gönül diliyle ne güzel anlatır:

“Hor görmeyin toprağı
Toprakta neler yoktur
Nice nice evliyâ
Yüzbin peygamber yatur

Ol Allah’ın hâbibi
Dertliler tabîbi
Enbiyâlar serveri
Resûl Muhammed yatur”

Tasavvuf yolunun yolcusu, çileli şâir ve yazar Necip Fazıl, ölüm korkusunu yendiğini duygu yoğunluğu ile satırlara şöyle yansıtır:

“Ölüm güzel şey, budur perde arkasından haber,

Hiç güzel olmasaydı,ölür müydü Peygamber?..”

“Gözlerim müebbette
Günü gelir elbette
Gelir, Melek nöbette,
Sefa geldi hoş geldi.”

“Allah’adır tevekkülümüz, itimâdımız” mısraını okuduktan sonra hayata vedâ eden Yahya Kemâl’e:

“Ölüm âsude bahar ülkesidir bir rinde,
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter
Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar,her gece bir bülbül öter.”

mısralarını söyleten ve yazdıran, hiç şüphe yok ki, Allah’a teslimiyet duygusudur!..

Günümüz mutasavvıf şâirlerinden Mustafa Tahralı da, Kur’ân-ı Kerîm’deki ‘Yüce Buyruğu’ şu dizilerle dile getirir:

“Gönül kapısını açık tut her an!
Tanrı misâfiri ölüm, ne zaman
Gelir belli değil, yaman mı yaman!
İzzet gerek, ihsan gerek, nur gerek..

…….

Gönül Hakk’ın evi, ölüm misafir,
Ansızın Rabb’imin emriyle gelir,
‘İrciî’ fermânı bir elindedir;
Lebbeyk gerek, eman gerek nur gerek..”


Mezar taşlarına yazılan ‘Hüve’l bâkî’ ifâdesi, ‘bâkî olan yalnızca O’dur..

O’ndan başka her şey fânîdir’ anlamına gelmektedir..

Allah mutlak güzel, mutlak tek hakîkattir. İnsanoğlunun bu dünyadaki en büyük noksanı ve problemi, O’ndan ayrı, O’ndan uzak kalmaktan doğmuştur!..

Sevgili Peygamberimiz: “İnsanlar uykudadırlar… Ölüme uyanacaklar…” buyuruyor!.

Allah dostu Sâmiha Ayverdi diyor ki:

“Eskimek, değişmek, ölüp dirilmek, bir yaradılış kanûnu olduğuna göre, bu tahavvülün istikâmetini, müsbete ve kemâle çevirin ki, hayattan beklenen maksat hâsıl olmuş olsun.

İnsan, nefsinden öldüğü miktar hayat bulur. Onun için, sen de kendini nefs denen zindandan halâs et ve ölmekten korkmaz ol… Hele bir kere öl de, bu ölümün içinde nasıl bir hayatın gizlenmiş bulunduğunu göresin.

Asıl korkulacak ölüm, sevgi, îman ve tevhitten (Allah’ın birliğine inanma, bir ve tek olduğunu kabul edip söyleme, ‘Lâ ilâhe illallah’ sözünü zikretme) mahrum olan kimsenin huzursuz ve kupkuru hayâtıdır.”

[Dost, lll.bs., İstanbul, 1999, 66-67.ss.]

Ve sözlerine devamla:

“Ömür yaşanan hayat, ancak insaniyetin mânâsına kavuşmak,dünyaya gelişin ve buradan gidişin sırrını çözmek içindir.Bunu yapmadıktan sonra size kalan vaktin ne kıymeti olur?..”diyor…

[Batmayan Gün.İstanbul, 1939, 239.s.]

Mürşidimiz Ken’an Rifâî Hazretleri buyuruyor ki:

“Ölüm, ebedî hayâta vuslattır. Ölmeden evvel ölen kimse, ebedî hayat bulur. Şöyle ki, kendi arzûları, irâdeleri ile ölenler, yâni nefsânî sıfatlarını Hak için öldürenler, kibirlerinden, riyâlarından, fesatlarından, hîlelerinden Allah için geçip bunları Hak nâmına yakarak yerine güzellikler, iyilikler, doğruluklar, faziletler getirenler, ölmeden evvel ölmüş kimselerdir..”

[Sohbetler, 2, 417.s.; 2.bs., 2000, 596.s.]

Yirminci asrı şereflendiren bir velî olan Ken’an Rifâî Hazretleri bizlere hatırlatıyor ve diyor ki:

“Dünyâ âhiretin tarlasıdır…Burada ektiğini orada biçersin,kırbana burada su doldurursan, orada içersin. Yoksa çölde susuz kalırsın…”

[Sohbetler, 2.bs., 2000, 606.s.]

İnsanoğlu kendine samimiyetle şu sualleri sormalı:

“Emânete hıyânet ettim mi?.. Ahlâk ve seciye sâhibi miyim?..Hak ve adalet üzere yaşıyor muyum?..Nefsimin kölesi olarak mı?.. Yoksa varlığımın efendisi olarak mı yaşıyorum?..Bu dünyadaki varlık sebebim nedir?..”

İşte öteki hayatımız, yâni ebedî hayatımız, mutluluğumuz ve huzur bulmamız bu suallere vereceğimiz doğru cevablarla kurulacaktır… Bu da bizim elimizdedir!..

Ken’an Rifâî Hazretlerinin söylediklerine kalb gözüyle kulak verelim… Buyuruyor ki:

“Hele tatsan ölümden evvel ölmek lezzetin sen
Bilirsin kadr-i mevti aklına gelmez senin ferda”

‘Ölmeden evvel ölmek’, ‘nefsin yok edilmesi’!.. Nefislerini öldürenler için ölüm korkusu yok!.. Onlar için ölüm maksûda ulaşmak… Cemâle kavuşmak!..

Şâirin dediği gibi:

“Ölüm değildir ömrümün en fecî işi
Müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi”

Mürşidimiz buyuruyor ki:

“Müminler… ölmezler, bir ‘dâr’ dan bir ‘dâra’ naklederler.”

[Sohbetler, 2.bs., 2000, 606.s.]

“Ölmeden evvel ölen kimse, ebedî hayat bulur…”

[Sohbetler, 2.bs., 2000, 596.s.]

Hakk’ın sıfatıyla sıfatlanmış, ahlâkıyla ahlâklanmış, esmâsını, yâni Allah’ın en güzel isimlerini hakkıyla bilmiş olanlar, dünyaya mahsus geçici şeylerden ölüdürler. Onlar ‘ölmeden evvel ölenler’ zümresindendirler!…

Hakk aşığı derviş Yûnus bunun için:

“Ölmeden evvel öleyim
Dünya bâkî kalmaz bana”

diyor…

Hakk’a kulluk ederek yaşayanlar, hiç şüphe yok ki, nasipliler kâfilesindendirler!..

“Men arefe nefsuhû fekad arefe rabbehû”
(Nefsini bilen Rabbini bilir!..’Hadîs-i şerif’)

Nasipli insan, nefsinin, arzû ve içgüdülerinin kulu ve kölesi olan değil, onların efendisi olandır…

Kendini bilmek idrâki ile yaşamış nice bin Müslümanın, tasavvuf yolu yolcusunun mezar taşına:

“Beni benden halâs eyle İlâhî!..”

duâsını yazdırdıklarını hepimiz biliriz…

Ya Rabbî !.. Bizleri, Senden gâfil olmayan, nefsinin zaaflarını ve korkularını yenmiş, Senin dostluğunu kazanmış nasipli kullarından eyle !..Ya İlâhî şefaat et !..

Evliyâ-yı kirâm:

“Ben kul oldum, kul oldum, kul oldum
Ben Senin hizmetine baş koymuş kul oldum
Her kul âzat olduğunda sevinir
Ben Sana kul olduğum için sevinirim”

buyurmuşlardır.

Söz torbasının ağzını Ken’an Rifâî Hazretlerinin şu deyişiyle bağlayalım:

“Sözümüz eyvallahtır, arzumuz da bir Allah’tır !..”

[Sohbetler, 2,444.s.; 2.bs.,2000, 615.s.]

“Bahs ile dervişlik bir yere sığmaz cehli ko
Bahs-i bi-câ etme derviş isen eyvallâha gel”
Biz de gönül diliyle söylemek isteriz ki:
“Hak perestim arz-ı ihlâs ettiğim dergâh bir
Bir nefes tevhidden ayrılmadım Allah bir”

Eyvallah!..


(*)İsmet Binark, 2 Aralık 2020 – Ankara