Başı Dumanlı Dağlar

0
40

Hani, dağları alaca bir sis, bir duman kaplar ya… İşte bu renksiz dumansız yeşilliğin kaynaşmasından meydana gelen o taptâze renk cümbüşüne verilen ad, gelişigüzel yakıştırılmış bir isim değildir.

“Başı dumanlı dağlar”

Türkülere, şarkılara ninnilere kadar; Anadolu insanının hayâtında âdetâ başlıca unsur olan “Başı dumanlı dağlar” tâbiri, ne kadar da mânidardır.

Günlük hayatta, pek çok şey birbirinin tamamlayıcısı olup da biz Âdemoğullarına tuhaf gelen sayısız örnekteki gibi “Başı dumanlı dağlar” tâbirinde de dumanın, nasıl olup da dağla meşveret kurduğuna ve onunla böyle dost hattâ sevgili olduğuna bir türlü akıl erdiremeyiz ve aslâ düşünmeyiz bile…

Çünkü gündelik işlerimizin arasında pek çok şeyi olduğu gibi, dağların dumanlı oluşunu da kanıksamış, alışmışızdır.

Âdetâ, ‘dağ dediğin dumanlı olur’ tarzında bir hükme bağlamışızdır.

Gözümüzün varlığını ve kıymetini, ancak minicik bir kirpiğin kıvrıldığı; bir küçücük nesnenin gözümüze kaçtığı zaman anlayacak kadar gözümüze yabancı ve ondan uzak değil miyiz?

Göz dediğimiz bu fotoğraf makinası yâhut görüntü kaydedici muazzam cihaz için, insanın:

-“Bir gün bu gözlerden mahrum kalacağım… O hâlde, baktığımı tam görmeli; her eşyânın -yâni şeylerin- şeklinden öte tarafına -özüne, varlık sebebine- yönelmeliyim ve bunu başarabilmek için de gözüme elzem olan bir gözlük bulmalıyım”, demeli…

Acaba?

Bunu derken de kendisinin mi göze, yoksa gözünün mü kendisine tâbî ve muhtaç olduğunu, acaba düşünmeli değil midir?

Buna karşılık, insan için belki de en hayâtî organların başında gelen göz, bu vücutta bulunmaktan memnun ve mes’ud ki her türlü iddiadan uzak, vazifesini yapmaktan dolayı da müsterihtir.

Halbuki o gözü olur olmaz yerlerde, kendine yasak bölgelerde kullanan insanoğlu, ne kadar da sorumsuz ve bencil…

Bir göz veya diğer her organı gibi aslî görevlerini yapmaktan ne kadar gaafil!

İşte, dumanın gelip gelip de dağın tepesine yerleşmesi ve ona “bende” olmasını ifâde ederken biz insanların, neden “dağlı dumanlar” değil de, “dumanlı dağlar” deyişimizin sebebi; dağı sâbit ama dumanı hareketli kabul edip, dumanın sonradan dağa katıldığını…

Ve ister böyle farklı iki unsur, isterse başka cinslerden de olsa her varlığın birliğe bir örnek teşkil ediyor olmasını târifsiz bir sezişle dile getirmemizden başkası olamaz.

Sanki, yağmurlardan sonra dağlara daha fazla yaklaşmış, daha doğrusu dağa âit olmuş gibi duran duman,

hâl diliyle:

-“Bak, nerelerden nelerden kopup, kimleri terk edip sana geldim… Hem öyle geldim ki, eteklerine değil canevine yerleştim. Ben, artık sen oldum veya sen olmak yolundayım; ne olur, gitmemi ve bunca zaman katlandığım hasreti daha da uzatmamı isteme… Bana, kal de, git deme”, der gibidir.

Bu ayrılığa en az duman kadar rızâ göstermeyen dağ, kendisiyle kalmak isteyen dumanın, aşktaki toyluğuna verip, gitmesi gerektiğini söylerken, bu işde” usta” olduğunu göstermiş olmuyor mu?

Ne dağ ve ne de dumanla

-onların sevdâsını uzaktan seyretmekten başka -hiçbir alâkası olmadığını zannettiğimiz… Ama iki sevdâlının dilini anlayarak onların sırrına mahrem bulunan şu garib Çoban’a ne demeli?

Dağ-Duman-Çoban üçlüsünü birbirinden ayrı telâkkî eden, biziz! Baksanıza; Çoban, dağa ve onun dumanına o derece âşinâ ve onları kendisinden ayrı görmediği meydanda…

Ki her gün sürüsünü aynı dağın yamaçlarında otlatıyor; aynı dağın ağacının altında çaldığı kaval da, sürü de buna şâhit! Kavalını da zâten dağdan aldığı ilhamla çalıyor.

Kim demiş dağla dumanın muhabbetini uzaktan seyrediyor diye?

Aynı aşkı birlikte yaşıyor onlar. Anlamadığımız dili inkâr edecek, yok sayacak kadar câhil ve küstahlarız biz.

Perâkende gördüğümüz her şeyin arasına karışmış olarak yaşarken, kendimizi de tek bir varlık ve hattâ yegâne varlık saymayı, “bilgi” zannediyoruz.

Bütün eşyâ, gecenin hükmü altına girdiği zaman, böcek ve gece kuşlarının sihirli terennümüne kulak verip, ışıldayarak nereye gittikleri bilinmeyen yıldızlara bakıp:

-“Gece ne kadar güzel, her taraf suskun”,

diye düşündüğümüz anlarda -muhtemeldir ki- bizim keyfimiz yerindedir. Ama aynı anda kim bilir dünyânın hangi kuytu köşesinde bir kimsesiz çocuğun feryâdı, bir ananın çâresiz çırpınışı yaşanmaktadır. Bunları görüp duymuyor olmamız, yaşananları yok saymamızı gerektirmez.

İşte bu sahte ve kendimizle ilgili mutlulukla, sustuğunu zannettiğimiz âlemin hiçbir zaman susmadığını; olayların ve varlıkların diliyle konuştuğunu… Bütün parçaların kendi diliyle seslenmekte olduğunu; muhataplarının ise sâdece ve sâdece “insanoğlu”ndan başkası olmadığını, hiç değilse teorik plânda, benimsemeliyiz.

Benimsemeyi öğrenebilmek için, bize yeni bir gözlük; yeni bir bakış ve görüş kazandıracak… Kalp gözümüze gözlük olacak bir “üst akıl”; bir “rehber” gerek.

Ne diyor Yûnus:

“Kalpten ulu dağ olmaz!”                                        

 -1969-