Dünyâya Gelmemizin Gâyesi-1

0
69

Yüce Kitabımız Kur’ân-ı Kerim’de: “Ahde vefâ edin.

Çünkü ahid (den cayanlar) mes’uldür.” buyruluyor. Peygamber Efendimiz de, sözde durmayıp, ahde vefasızlık etmenin münafıklık belirtilerinden biri olduğunu söylemişlerdir.

“Vefa” ve “Ahde vefa” tâbirlerini bir başka sohbetimize bırakalım. Şimdilik, bir ahdimiz üzerinde kısaca duralım. Biz insanların verdiği ilk söz malûm, Allahadır.

Cenâbı Hak, ruhları yarattıktan sonra, onlara: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sormuşlar ve biz de bu ilâhi suale: “Belî!”, “Belâ!”… Yâni; “Evet, sen bizim Rabbimizsin!” şeklinde cevap vererek; O’ndan başkasını sevmiyeceğimizi… Yani şirk koşmıyacağımızı söyleyerek, O’nunla ahitleşmiş…

O’na söz vermişiz. Ancak, Kâlübelâ adı verilen Ezel Meclisi’ndeki bu söz dünyayâ geldikten sonra unutulduğu için, buradaki hayâtımız müddetince, o ahdi, o anlaşmayı hatırlamazsak münâfık sayılmamız, yalancı durumuna düşmemiz kaçınılmazdır.

Dünyâya gelmemizin gâyesi, işte bu ahdi yerine getirmekti.

Bir bedene bürünmemiz ve bu hâlimizle, ezeldeki: “Evet, sen bizim rabbimizsin!” sözünü unutmamaktı.

Bizden istenen, buydu. O günkü sözümüze sadâkat göstermekti. “Rabbimiz sensin!” demek; “Biz, senin terbiyene girdik… Sen, neyi yapın diyorsan, onu yapacak, neyi yapmayın demişsen, ondan da uzak duracağız!” demektir.

Borcunu unutan, sözünde durmayan, senedini çekini ödemeyen insan, yerine göre, bu suçunun cezâsını ağır öder, Allah korusun hapse girer. Yalancı ve sahtekâr damgası yiyerek, toplum içinde hiçbir itibârı kalmaz. Diyelim ki talebeyiz ve matematik dersinin saatinde bir başka sınıfın edebiyat dersine girdik. Hoca bize:

Senin burada ne işin var? demez mi? Yâhut. “Sen benim öğrencim değilsin… Çık dışarı!” diye azarlamaz mı?

Okulda hangi sınıfın talebesi isek, hangi hocanın talebesi isek müfredât gereği o gün, hangi bilgileri edineceğimiz de belli demektir. Dünyâ hayâtında herhangi bir dersin öğretmenini şaşırmak ve keyfimize göre davranmak mümkün değilken, nasıl olur da, ilk verdiğimiz söze ve asıl terbiyecimiz, mürebbimiz olan Rabbimize karşı lâubâli davranabiliriz?

“Evet!” demişsek, kendimize O’nun ölçüsünden başka bir ölçü edinemeyiz. O’nun emirlerinin dışında bir terbiye şeklini seçemeyiz. Lâkin bunu başarabilmek hiç de kolay değildir; ıztıraplı, çileli bir yoldur bu!

Bakın, bu zoru başaran ululardan bir ulu, ne diyor:

(Küçük kız! Mektebe başladığın gün Hocan ilk iş sana harflari öğretmişti. Az sonra bu öğrendiğin harfleri birbirine çatma temrinleri yaptın ve böylece kelimeler meydana çıktı. Sonra onları sıraladın cümle oldu.

Böylece de okumayı söktün. Artık büyüdün, mektep bitti. Şimdi yeni bir dersâneden içeri giriyorsun bende sana ilk iş bu kitapsız kalemsiz kazanılan ilmin baş harflerini öğreteyim. Gülümseme ve utanma. İşte yavrum bunlar aşk kitabının ilk harfleridir.

Ama harflerin kelime, kelimelerin cümle, cümlelerin sayfalar olması için daha birçoklarını bilmen gerekir. Burada sana onları teker teker öğretmeye kalkarsam dâvâ uzun düşer. Yalnız ıstırap denilen bir harf vardır ki bunu hepsinden evvel öğrenmeye çalış.

Zira onu ihtivâ etmeden mânâ kazanmış hiçbir kelime hiçbir cümle yoktur. Eğer ıstıraba yer vermemiş bit cümleye rastlarsan, korkma, bunun aşk kitabında yeri yoktur diye haykır.(1)

(1) Sâmiha AYVERDİ Yusufcuk