Duvar

0
8

Gökleri dayaksız ve direksiz durduran Allah, dünyâyı da duvarsız yarattı.

Sonra birileri geldi -tunçtan mı çelikten mi nedir- yer yer koca bir duvar ördü.

Bu duvarın varlığına, önceleri çok kimse sevindi. Çünkü -dünyânın burasında- çok sert rüzgârlar eserdi. Nitekim duvar, rüzgârı kesti kesmesine ama bu sefer de o ülkede her şey kavrulurcasına yanmaya başladı. Gün boyu güneşle ısınan çelik duvar, sabaha kadar bu sıcaklığı çevreye yayıyordu ve böylece ölüm, gırtlaklara hançerini dayıyordu.

İnsanlar, ne yaptıysa kâr etmedi. Pişman olmaksa oldular… Ama bin bir zahmetle örülen çelik duvar, pişmanlıkla yıkılmıyordu.

Çok canın yandığı bu ülkede, günlerce ve binlerce ağıt yakıldı.

Nihâyet bir gün, alev alev uykuyu arayan oranın insanları, serin bir rüzgârla uyandılar. Koşup baktılar ki duvar eriyip bitmiş.

Kim yaptı, nasıl başardı derken… Bir çocuğu gördüler gülümserken.

Duvar, annesini bir tarafta, yavruyu öte tarafta bırakmıştı; ana – evlât, ayrı düşseler bile, sevgileri bir kalmıştı. Sonunda sevenlerin sevgisi bir yerde birleşmişti… Onların sevgisi, çeliği eritmişti. Bu hikâyeye inanmayıp, “Bir tebessüm, duvarı deler mi?” diyenler, gülümseyip denerler ve gerçekten severlerse, ”dağı delen Ferhat’ı” kendinde seyrederler.