Görücü(*)

0
79

İçtimâî/sosyal hayâtımızda, İstanbul’un fethinden önce, kadınlarımız ve hassaten genç kızlarımız için mevcut olan serbestlik, fâtihler “Bizans“ âdetlerini şehirle berâber benimsedikten sonra sıkı bir esârete munkalip olmuştu/esârete dönüşmüştü.

Osmanlı pâdişahları ve onları taklîden Osmanlı ricâli/ileri gelenleri birer “harem” kurmayı ve bu haremi, hadım edilmiş kölelerin muhafazasına tevdî etmeyi/sorumluluğuna vermeyi Bizans hükümdarlarından öğrenmişlerdi.

O vakte kadar karısını serbestçe ve kendi kendine seçmeye alışan Türk delikanlısı, bundan sonra imparatorluğun belli başlı şehirlerinde, can yoldaşının seçimi meselesini ana, teyze, kızkardeş gibi yakınlarına bırakmaya mecbur oldu.

Onlar gider, bulur, beğenir, bağlanır. Evlenecek genç de körü körüne nasibine kâil olurdu/kabullenirdi.

Delikanlının baş göz olma çağına gelince, eli de ekmek tutmuş, ya ki, baba ocağının geliri ikinci bir âilenin de geçimini temin edebilecek kifâyette/yeterlilikte bulunmuş ise, onu evermeye karar verirlerdi.

İptidâ/başlangıçta, yavaştan yavaştan onun temâyülleri/meyilleri-eğilimleri, zevki, arzuları iskandil edilir/ölçüp biçilir, öğrenilir, sonra münâsip bir kızın aranmasına başlanırdı.

Az vakit içersinde, falanca âilenin, oğluna kız aradığı etrafta duyulur, eş dost araya girer, gelinlik çağda kızı olan kimselerin isim ve adreslerini verirler.

Diğer taraftan bu gibi işlerde mütehassıs/uzman ve geçimleri de esâsen bu yüzden olan “kılavuz” kadınlar Tanrının günü evin kapısını aşındırırlar.

Tanıdıkları tâzeleri öve öve bitiremezlerdi:

-Taşteknelerde mehrüm(1) Azmi Molla’nın baldızı var. Rabbim nazardan saklasın, bir içim su! Lepiska saçlar topuklarında, lâciverde bakar, uzun kıvırcık kirpikli gözler…

Çekme kaşlar. Ağız, burun hokka, boy pos endam yerinde… Pembe beyaz ten, balıketinden az kabaca… Teleme peynirleri gibi alimallah! Köşede bucakta az çok paracığı da var; Başlarındaki konak iki kardeşin.

Başka kimsecikleri de yok. Azmi Molladan dul kalan ablası ile on beş yaş araları vardır. Anneleri sizlere ömür mefat olduktan(2) sonra, Azmi Mollanınki kızkardeşinin üzerine kanat gerdi, onu evlât gibi büyüttü, yetiştirdi, her bir hüneri öğretti.

Kızcağız aktan karayı seçecek kadar okur, kanun tıngırdatır, güzel nakış işler, biçer diker. Elhâsıl size kısmet olur inşaallah, eteği belinde, tirendaz, yosma bir tâzedir.

Bu tafsilât şayet delikanlının idealine tevâfuk ediyorsa/aradığı özelliklere uygun düşüyorsa, kalkılır, taş salık verilen eve görücü gidilirdi.

Kapının tokmağı vurulur vurulmaz, yandaki dikiz aynasından, gelenlerin yabancı ve kadın olduğunu fark eden besleme/eskiden evlerde boğaz tokluğuna çalışan küçük hizmetçi kız, bir koşu yukarıya seğirtir/koşar:

Hanımcığım! Küçük hanıma görücüler geldi! Diye haber verirdi.

Derken kapı açılır, misâfirler içeri alınır, oturtulur ve evin en büyük hanımı kim ise, o karşılarına çıkardı. Ziyâretin maksadını güyâ anlamamış, bilmiyormuş gibi sorup öğrendikten sonra, âdet, ilkin biraz nazlı, müstağni/tok-doygun davranmaktı.

Kızımız daha küçük… Azıcık daha serpilsin, gelişsin diyoruz ama mâdem ki buraya kadar zahmet edip teşrif ettiniz, görün bir defa! Gibi ağızlar edilirdi.

Derken, bir türlü çıkmak bilmeyen kısmetini bekleye bekleye artık sabırsızlanmaya başlamış bulunan küçük hanım, gönderilen haber üzerine süslenir, nizamlanır, gözlerinin sürmesini, yüzünün pudrasını, düzgününü tâzeler, levantalar sürünür, misâfirlere kahve götüren hizmetçinin yanı sıra odaya dâhil olurdu.

Görücü hanımların kılık kıyafetlerinden az çok belli olan içtimâî mevkîlerine/sosyal durumlarına göre ya eteklerine varıp, yâhut ki kısa bir temennâ ile selâm verip, ta karşılarına suret-i mahsûsada/özel olarak konulan iskemleye ilişen küçük hanım, artık gözlerini yere diker, huzûrunda bulunduğu mahkemenin vereceği karârı bekleyen bir suçlu gibi, kımıldamadan dururdu.

Görücüler kaç kişi ise o kadar çift göz, biçâre kızın üzerine, yiyecek gibi dikilmiş, tepesinden tırnaklarının ucuna varıncaya kadar, ondaki kusur ve meziyetleri bir bir araştırır, onlara mim koyardı.

Bu gibi ziyâretleri, bir fincan kahveyi içip bitirdikten sonraya sürdürmek âdet ve an’anelerin hilâfında/geleneklere aykırı olduğundan, görücüler kızı beğenmişler ve tedkiklerini/araştırma ve incelemelerini o sebeple derinleştirmek istiyorlar ise, her yudumu ağır ağır, fâsılaları uzata uzata içerler, aksi takdirde acele edip çabucak gitmeye davranırlardı.

Kız, matluba muvafık görüldü mü/beğenildi mi, evsâhiplerine vedâ ederken, dobra dobra:

-Beğendik!

Denmez, fakat münâsip sözler, senâ edici/övücü tâbirlerle bu cihet/işin bu tarafı hissettirilirdi.

Bir iki gün, hattâ bâzan bir hafta sonra, arada kılavuz varsa o, yoksa evin emektarı, kızın evine gönderilir, söz kesmek ve nişan takmak için bir gün tâyini/belirlenmesi istenirdi.

O kısa mühlet, kız tarafından da müstakbel dâmat hakkında tahkikat yapabilmesine meydan vermek içindi.

Söz kesmek de zannedildiği gibi kolay bir iş değildi. Kızlarının hüsn ü cemâline/güzelliğine, mârifet ve meziyetlerine güvenen âileler, onlara tâlip çıkanlardan “ağırlık” nâmı/adı ile bâzı defâ yüzlerce liralara bâliğ olan/ulaşan bir para isterlerdi.

Ve bu “ağırlığı” verememek yüzünden nice izdivaç tasavvurlarının suya düştüğü/evlilik düşüncelerinin suya düştüğü vâkî /yaşanmış olaylardan idi.

Erkek ve kız tarafları ilk defâ karşı karşıya geldiler mi, aralarında çekişe çekişe pazarlığa koyulurlardı. Ağırlıktan sonra “yüz görümlüğü”nün, nişan için kıza takılacak mücevherin kıymetleri hakkında uzun ve çetin müzâkereler/görüşüp konuşmalar, münâkaşalar cereyan ederdi.

Bundan dolayı, söz kesmek vazifesini, her iki âilenin en yaşlı, en tecrübeli ve yüzü pek rüknüne/olanlarına havâle edilirdi.

Dâvânın bu müşkül/zor kısmı hâlledildi mi, artık nikâh ve düğün günleri kararlaştırılır, iki taraf da hazırlıklara başlardı.

Düğünün uzamasının o kadar ehemmiyeti yoktu. Lâkin söz kesimi ile nikâh arasındaki fâsılanın/zaman aralığının mümkün mertebe kısa olması istenirdi. Zîra uzadı mı, dost-düşman dedikoduları ile işin bozulmak ihtimâli dâima göz önünde tutulurdu.

Zâten evlenecek kızların çeyizleri ekseriya çoktan hazırlanmış, sandıklara bile yerleştirilmiş olurdu.

Ağırlık parası ile de ufak tefek noksanlar tamamlanır, gelinlik, paçalık, yabanlık, evlik entâriler diktirilir; güveyin “bohçalık”ı hazırlanır, yatak odası eşyâsı satın alınır ve hayırlı aylardan birinde, mutlaka bir Perşembe günü, küçük hanım, teli-duvağı, yüzünün yazısı ve ellerinin kınası ile köşeye otururdu.

(1)Kılavuz kadının ağzından merhum kelimesinin yanlış telâffuzu olan “mehrüm” diye söylenişi.

(2)Bu da aynı şekilde “vefat ettikten sonra” ifâdesinin kılavuz kadın tarafından “mefat olduktan sonra” diye söylenişi.


(*)-Yedigün Neşriyatı. (Yayın târihi belirtilmeyen, fakat en az yetmiş-seksen yıl önce yayınlanmış Dünden Hâtıralar isimli bu kitapçıktaki makaleler Ercüment Ekrem’e âittir. Yazıları süsleyen resimleri ise Münif Fehim çizmiştir.)