7.
Ahlâkını her an düzeltmeye çalışmayan kimseyi, bu yolda yürütmezler.
Neden mi?
Yüce Peygamberimiz: “Güzel ahlâk” diyor, başka bir şey demiyor da ondan.
İşte, bunlardan birkaç örnek:
*”Ahlâk, dinin kabıdır.”
*”Güzel ahlâka yapış; zira ahlâkı iyi olanlar, dini bütün olanlardır.”
*”İnsanın keremi dinidir, hasebi iyi ahlâktır,; mürüvveti de aklıdır.”
*”İçinizde en ziyâde sevdiklerim, ahlâkı en güzel olanlarınızdır.”
*”Tanrı, ahlâkın temizini sever, bayağılarını sevmez.”
*”Uğurluluk güzel ahlâktır; uğursuzluk kötü ahlâktan ibarettir.”
*”Her şeyin bir tövbesi vardır. Yalnız kötü ahlâkı olanın tövbesi yoktur.”
*”Bir kimsenin kalbi diliyle, dili de kalbiyle berâber olmadıkça, komşusu şerrinden emin olmadıkça, mü’min sayılması, caiz değildir.”

Güzel ahlâkla ahlâklanan gerçek insanlar beşer kalabalığını insanlaştırmak, yüceltmek… Yol gösterip, yardımcı olmak isterken çoğu kez yaralanıp, berelenir… Hakârete ve iftirâya uğrarlar, hattâ mutlaka uğrarlar.

Böyle olması bir başka açıdan onların gerçekten Peygamberimiz’in huyuyla huylandıklarının isbâtıdır. Peygamberler içinde en fazla ıztırap çeken, hakârete uğrayan bizim Pergamberimiz’dir. O’nun bağlılarının, O’nu yana yakıla sevenlerin de taşlanması elbet kaçınılmazdır.

Fakat Allah’ın Resûlü, bütün eziyet ve sıkıntılara rağmen dâvâsından kıl kadar bile şaşmamış ve beşeriyete doğru yolu göstermeyi son nefesine kadar nasıl sürdürmüşse O’nun ayağının tozu olmaya hevesli yüce ruhlar da, insanlara Peygamber Yolu’nu göstermeyi… Onlara hizmet etmeyi elden bırakmazlar. Üstelik kendilerine çamur atan, iftira eden, “Kara bahtlı” kimselere kızmaz, küsmez, onları dışlamazlar. Ve şöyle derler:
“Size, şahâne bir amelden bahsedeyim: İyilik yapınız ve kendiniz hakkında şunun bunun fenalık yapmasına veya söylemesine kulak vermeyiniz.

Sonra, gene şöyle derler:
“Dinli der dinsiz bize
Levm eder dinsiz bizi
Biz, ne ondan bundanız
Hem de ondan bundanız.”

Çünkü sevip, izini izledikleri o Hakk’ın Habîbi, bu ahlâka sahiptir.
Çünkü seven, sevdiğine uyar.

Dostlarım! Demiştik ki Hak ve hakîkat karşısında bizler birer bakar körüz…
Gözleri, şu veya bu sebepten dolayı görmeyen insanlar mazurdur. Allah’ın takdiri icâbı, öyleleri, bizim sâhip bulunduğumuz görme nîmetinden mahrumdurlar.
Ancak, hakikat karşısında ve hakîki insanlara nazaran bir çift baş gözüne sahip olan bizlerin körlüğü için hiçbir mâzeret yoktur.

“Bana bir harf öğretenin, kulu kölesi olurum.” diyecek kadar hoca talebe ilişkisine, çırağın ustasına olan borcuna değer veren, dikkat çeken bir dinin inceliğine bakınız.
Han gönüllü gerçek insanlar – ki onlara, kısaca İNSAN diyebiliriz artık- işte bu yüzden gereklidir. Ne diyor, kendini hâlâ çırak sayan yücelerden biri:
“Seyyid Nizamoğlu, Hocam
Ayırma kendinden yücem
Gerek gündüz, gerek gecem
Mihmânın olayım senin.”

Kendisine insanlaşmayı öğreten hocaya duyulan şu sevgiye ve saygıya bakın!

Ustası onu sevip beğensin ki, gönülden çıkarmasın ve çırak da o Han’da devamlı misâfir kalabileyim diye yalvarıyor. Bir kimse, bir başka kimseyi sevmedikçe onu gönülde tutamaz, hatırlayamaz, özleyemez ki…

Hazret-i Mevlânâ:“İnsanlar, bilmedikleri, câhili oldukları şeyin inkârcısıdırlar.” der.

İşte kendisine bilmediklerini öğreten hocasına, öğrencisinin beslediği böylesine bir sevgiyi de elbet çoğu kimse inkâr etmekte haklıdırlar.

Hocasından “Yetmişiki millete bir göz ile bakmayı” öğrenen Koca Yûnus; Taptuk Emre’nin o uçsuz bucaksız gönlüne girip, orada kalmayı ne de zarif anlatır:
“Girdim gönül şehrine
Daldım anın bahrine
Aşk ile seyrederken
İz buldum can içinde
Bir isen birliğe gel
İkiyi elden bırak
Bütün mânî bulasın
Sıdk u îmân içinde
İstediğimi buldum
Eşkere cân içinde
Taşra isteyen gelsin
Kendisi ten içinde
Yûnus senin sözlerin
Mânâdır bilenlere
Söyleyeler sözünü
Devr ü zemân içinde.

Evet… Bizi, “Bir olmaya” çağırırken ikiyi elden bırak diyor. Yâni küçük bir sayı olsa bile, ikiyi dahi kâbul etmiyor; mutlaka bir olacak. Nerde kaldı ki, çokluğu beğensin?
Sonra, eğer bunu başarırsan diyor, hayatta bilmen gereken her şeyin mânâsını anlarsın. Yeter ki sâdakat göster ve tam inan.

Ben diyor, istediklerimi ağlayıp yalvararak buldum. Kaybettiğim hâzineyi ele geçirdim. Kim bu hâzineyi başka yerlerde arıyorsa –ki o hazîne kendisidir– yanılıyor. Kendini, gene kendisinden başka yerde bulamaz.

Bu sözlerim çok mânâlar taşıyor. Ama o ince mânâları, yalnızca “Bilenler” anlar. Ve şu söylediğim şeyler her devirde, her zaman söylenip duracak olan yegâne gerçeklerdir.