İşâretler

0
64

Yüzlerce sayfalık bir defterin son sayfalarında şunlar yazılıydı:

Ömer Hayyam’dan:

“Gül dedi ki: Benim yüzüm kadar güzel bir başka yüz olmadığı hâlde, gülsuyu çıkaranların bana çektirdikleri azap nedendir? Bir bilsem…

Bülbül, buna kendi terennüm lisâniyle şu cevâbı verdi: Dünyâda bir gün güldüğü için, bir yıl azab çekmeyen kim vardır?”

Nedîm’den:

Kasd ol büte dinletmedir efsâneyi yohsa
Değmez gül ü bülbül bu kadar güft ü günûde.

Gûyâlık ederdi gül-i tasvîre Nedîmâ
Hâmendeki feyz olsa eger hâme-i mûda

Yâni:

“Maksad, o güzele kendi gönül efsânesini dinletmektir. Yoksa ne gül, ne de bülbül bunca söze, bu kadar dedikoduya değmezdi.”


Ahmedî’den:

“Sen nîrede ki güler isen nev bahâr olur
Ben nîrede ki ağlar isem Lâle – zâr olur”

Yâni:

“Sen nerede gülsen, orada güller açılır; mevsim, ilkbahar olur. Ben nerede ağlasam, oraya kanlı yaşım dökülür, çevrem, lâle bahçelerine döner.”


Hazret-i Mevlânâ’dan:

“Muztarip ve tâlihsiz gülüş, o lâlenin gülüşüdür ki güldüğü zaman ağzından, gönlünün siyahlığı görünür.

Mübârek gülüş, şu “nar”ın tebessümüdür ki gülünce, açılan can kutusundaki incileri gösterir.”


İşte, ömrün son demlerine benzer şekildeki emârelerle bu defter de işâretlerini ortaya serdi; son sayfalara geldik, onları okumaktayız.

Eğer şu âna kadar, seninle bir defâ gülmüşsek, en az bir anlık hüzün müddetimiz de olacaktır. Yâhut, olmuştur; Gülden, gülsuyu çıkması ancak böyle mümkün.

Defterden, yazılıp – okunan her şeyden murâd, sâdece ve sâdece sana kendi efsâneni dinletebilmekti. Yoksa ne gül, ne bülbül… Ne ışık ve ne de pervâne bunca dedikoduya değmez.

Fuzûli’nin dediği gibi:

“Aşk imiş her ne var âlemde, İlim, bir kıyl ü kâl imiş..”

Ama önemli olan şu: yüzlerce sayfada gül olabildik mi? Yoksa güldükçe içinin karalığı ortaya çıkan bir lâle mi kesildik bütün satırlarda?

Mustarip ve tâlihsiz bir gülüş müydü bizimki?

Lâle gibi dıştan rengârenk ve güzel, fakat kokudan nasîbi olmayan bir açılma mıydı?

Yoksa ortaya nar tâneleri mi saçıldı?

Dilerim, bizimki mübârek bir tebessüme vesîle olur. Ve can kutusundaki inciler zamanla ortaya dökülür.

Defterden benim okuyabildiklerim, şimdilik bu kadar.

Sayfalar, ömürler tükenir. Ama hikâyeler tükenmez.

Sayfaların tükenişini, ömürlerin tükenişine dâir bir işâret sayalım ve agâhlığa emîn bir adım atalım. Sonra, sözü noktalayalım. Çünkü Şiraz’lı Hâfız şöyle der: “Beşâret ehli, işâretten anlayandır.”

Eğer “müjde ehli” isek susmayı da bilmeliyiz. Sayfalar, susmamızı işâret ediyor, vesselâm!