Kaynağı Kurutmamalı

0
36

Biz, “İslam” denilince “ahlâk güzelliğini anlıyoruz; bâzıları ise sarığı, cübbeyi, sakalı, başörtüsünü anlıyor. Ve bunu böyle anlayanlar bizi de müslümandan saymıyor.

Bir de bizi müslüman sayan ve ne dediğimizi anlamayanlar var.

Bunlar, bizi de sakalda, cübbede, sarıkta, başörtüsünde kalanlarla aynı kategoride görüyorlar. Eğer içlerinden bâzıları bizlerle konuşup, yakın temas kurmuşlarsa, din anlayışımızdaki inceliği ancak o zaman fark ediyor ve hattâ şaşırıyorlar.

Biz bir yandan câhilin cehliyle uğraşır ve cehâletin yerine bilgiyi getirmeye çalışırken öte yandan da bizi mutaassıp zümreyle aynı kefede mütâala edenlere, -ister istemez- hiç de öyle olmadığımızı gösterme gayretindeyiz.

Her iki gayret de aslında bir tek gayretten ibâret; cehâletle mücâdele…

Her iki grup da dînimizi yarım yamalak bildiği için, bu böyle değil mi?

Ancak şöyle bir fark var; bizi Müslüman saymayanlar cehâletlerini bir saplantı hâline getirmişlerdir. Dinin inceliklerini onlara aslâ kabul ettiremezsiniz.

Beri yandan, bizi de bunlarla aynı kafaya sâhip zanneden ve bizi “Müslüman sayanlar” ise, çoğunlukla din hakkında kemikleşmiş fikirlere sahip değiller.

Dinin incelikleri onları çok çabuk cezbedebiliyor.

Yeter ki yaşayıp-gösterip anlatın.

Bu durumda meşguliyet sahamız, bu ikinciler olmalıdır. Zîra birinciler, üzerlerine fazla düşülürse daha bir mutaassıp hâle geliyorlar. Onları reddetmemek, düşman gibi görmemek şartıyla, ikinci insan grubuna öncelik tanımak ve o sahada faaliyet göstermek gerek.

Hele çocuklar ve hele mutaassıp âilelerin çocukları… Dinî bakımdan belirli bir alt yapıya sâhip olan bu çocuklar, bu ülke için en büyük ve sağlam “insan kaynağı” demektir. Ama tek şartla; onları taassubun / cehâletin kucağına terk etmemekle!