Sefer-30

0
32

Şimdi de Geylânî Hazretleri’ne kulak verelim:

 (… Tâlip ol! Günleri boşa geçirme, dâimâ aradığın bir şey olsun; isteyen, mutlaka bulur. Ama bunun yollarını bilmek gerek.

Talep gümüşünü: ’’O kimseler ki, uğrumuzda cihâd ederler’’ (29/69) meâlindeki Âyet-i Kerîme’nin potasında eritmeye bak!

Sanır mısın ki, eline çalışmadan bir şey geçer?

Ahlâkî bir disiplin yolunu tutmadan aradığını bulmaya nasıl kalkarsın ve murâdına erişmeyi nasıl düşünürsün?

Tâlip olacaksın fakat bu talep işinde pek fazla ileri de gitmeyeceksin. Çünkü aşırı talepler, çoğu zaman karşılıksız kalır. Bilhassa Hak Teâlâ’yı talep işinde dikkatli olmalısın; O’nun çizdiği sınırı aşmaya kalkmayasın. Sonra aradığını bulamayacağın gibi, elde ettiklerini de kaybedersin. Bilhassa Zât-ı İlâhî için:

‘’Allah, zâtı için, dikkatinizi çeker…’’ (3/28)

Buyurulurken, bu konuda ulu orta lâf etmemeyi ve ona dâir fikir yürütmeye girişmemeyi emreder. İşte talep sınırını burada çizmen gerek. Oraya varmak için yoluna devâm et, fakat ondan sonrası için bir talebin olmasın; sâdece bekle!

Yol açılırsa yürü, yoksa yine bekle… Yine bekle ama bu bekleyiş seni usandırmasın. İçten talebini devâm ettir. Böyle olursa, istemekteki niyetin hâlis olur; talep gümüşün kendiliğinden erir ve ona:

‘’Yollarımızı ona açarız…’’ (29/69)

Müjdesi gereğince pâdişâhın tuğrası vurulur. Bu tuğra, ancak talebini anlatılan şekilde sürdürenleredir. Onlara katılmak ve onlar gibi tâlip olmak ve bu tuğrayı almak, ne saadet! Bu saadete eren tâlibin talebi kıymet kazanır.

Dünyâlık mallar, onun karşısında değersizdir; onu satacak pazar bulunmaz. Onun, değerini bulup satılacağı pazar, ancak şu pazardır:

‘’Allah, müminlerle alışveriş yaptı. Nefislerini aldı, mallarını aldı ve bu aldıklarına karşılık, cenneti verdi.’’ (9/11)

Bu pazarda talep, asıl değerini bulur. Talep gider, onun karşılığında büyük bir meblâğ, o tâlibin sermâyesi olur.

Anlatılanları yaparsan, sen de o sermâyeyi bulursun. Yolun, inşallah Hak yolu olur ve:

‘’Ayık olunuz, hâlis din, Allah’a aparır…’’ (39/3)

Meâlini taşıyan Âyet-i Kerîme’nin mânâsını anlarsın.)


‘’Tâlip’’ olmaktan bahsediliyor, yâni ‘’isteyen/talep eden’’ olmaktan. Demek ki bu yolda yürümenin bir diğer önemli şartı da budur. Kitapların yazdığına bakılırsa; mânevî yolculuğa çıkan kimselerin ilk sıradaki ismi de ‘’Tâlip’’tir, sonra ise ‘’Sâlik’’ gelir.

Sâlik/Yolcu sıfatını kazanabilmek, anlaşılıyor ki hiç de kolay değil; bundan önce bir müddet ‘’tâlip’’ yâni ‘’talebe’’ olarak eğitilmiş ve sınıfı da geçmiş olmak gerekiyor. Üstteki,’’Yollarımızı ona açarız’’ meâlindeki Âyet-i Kerîme, esâsen son derece açık ve net değil mi?