Sır, Arka Cebimizde

0
10

Mehmet’lerden birini Fâtih yapmak

İstanbul’un fethini kutluyoruz. Ama bu büyük hâdiseyi doğru tahlîl etmemiz; yavan tören anlayışından çıkarmamız gerek.

Şöyle bir söz hatırlıyorum:

“Gemilerin, karada da yüzebileceğini göstermek, Mehmet’lerden birini Fâtih yapar!”

*

Biliyoruz ki, her şeyden önce kendini fethetmeyen insandan -değil Fâtih- insan bile olmaz! İnsan diye; kendi vücûdu ordularına söz geçirmeyi bilen, yâni kendi kendini fetheden kimseye denir. Bu yüzden olmalı ki, Hazret-i Ali: “Nefsin bir alışkanlığını terk etmek, Hayber Kalesi’ni fethetmekten zordur.” Buyuruyor.

Eğer Sultan İkinci Mehmed Han, bu eğitimden alnının akıyla çıkmamış olsaydı, kendisine “Fâtih” ünvânı verilemezdi.

Târihin sayfaları, yaşadıkları çağların şartlarına göre nice büyük fetihlere imzâ atmış kahramanlarla dolu… fakat bunlardan hiç biri, İstanbul Fâtihi’nin adında olduğu gibi kalıcı, O’na has ve yakışıklı bulunmamış ki; böyle “şahsa âit” ve dipdiri hâlde yaşamıyor.

Fâtih’i Fâtih yapan sırlar

İçinde bulunduğumuz karanlık dönem; devlet malını çar çur etmeler, yalan-riyâ, binbir suratlık… dış ve iç düşmanlara karşı tedbirsiz-plânsız-programsızlık nasıl sona erecek? Peşinden de Müslüman-Türk’ün dünkü şâşaalı devirleri nasıl başlayacak?

Kim ne derse desin ve ne olursa olsun, bu suallerin tek, ama bir tek cevâbı var; üstte sözünü ettiğimiz “Fâtih’i Fâtih yapan sırları” çözdüğümüzde! Bu şaşmaz gerçeğe âşık olmasa da buna “meyilli” insanların yetişmesiyle!

Bu ise, insan kılıklı varlıkların bir “iç terbiye”den geçmeleriyle mümkündür. Bu mekanizma, ne kadar karalanır ve üzeri örtülmeye çalışılırsa çalışılsın, adına tasavvuf denilen mektebin elindedir ve onun işidir.

Dış düşmanlarımızın içerideki destekçileri tarafından her fırsatta iftirâya uğrayan bu müessesenin önemi ne zaman kavranırsa, bugünkü “zillet”ten kurtulmanın başlangıç noktasına da gelinmiş olacaktır.

*

Taassubu, yâni “yobazlığı”, yâni cehâleti durmadan “tarikatçı” olarak damgalayan iç ve dış düşmanlarımızın, böyle bir tavır takınmalarındaki ana sebep, bizi kurtaracak ve kurtarmakla da kalmayıp uçuracak olan yegâne sihirli gücün “tasavvufî hayat” olduğunu bilmeleridir.

Gene bu yüzdendir ki; “ılımlı İslâm palavraları” ve bu palavranın kartondan adamları destek görmektedirler. Zîra, Türk genci gerçeği keşfetmeyip; sahte ve şişirme fikirlerin, uyduruk bir İslâm anlayışının peşinden koşsun ki, dış ve iç düşmanlarımız her sahada rahat rahat at koşturup; bizden her istediklerini fütursuzca koparabilsinler. “Şâheser, uyanmasın”!

Eğer “şâheser uyanırsa”, bu ülkenin Türk’ü de Kürt’ü de, Çerkez’i, Abazası, Arnavut’u, Boşnağı da “insanlığının farkına varacak”; İslâm Tasavvufu’nun, insanları ulaştırmak istediği “tevhîd”, yâni “birlik” şuuru bu vatanın evlâtlarına hâkim olacak.. Ancak bu sâyede bu millet, “tek yürek-tek bilek” hâline gelecektir. Rejim, ancak bu sâyede korunacaktır.

Bu, Arapçılığın Müslümanlık yerine konmasını kapı önüne koymak demektir.

Bu, Müslümanlık iddiâsındaki teröristin ipliğinin pazara çıkmasıdır.

Bunların olmasını kim ister, kimler istemez?

Bu, hepimizin çok iyi bildiği bir gücün destekleyip eline silâh verdiği; arkasından suflörlük yaptığı PKK’lı Kürd’ün o dangalak kafasındaki jetonun düşmesidir; onların meclisteki madrabazları olan sözde vekillerin maskelerinin düşmesi demektir.

“Şâheserin uyanması” demek; sakaldan, cübbeden, başörtüsünden ibâret -aklı kadar- daracık bir alana sıkışmış “Suudî özentisi” veyâ Vehhâbî hayrânı mutaassıp Müslüman tipinin bitişi demektir.

Atatürk’e “deccal” iftirâsını atanların iflâsı demektir. Tembelliğin yok oluşu demektir. Türk Milleti’nin, Alevî’siyle Sünnî’siyle yeniden doğuşu demektir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne “cansuyu” gelecek demektir.

Söyleyin, bütün bunların olmasını kim ister, kimler istemez?

*

Biz, elbette biliyor ve inanıyoruz ki; içinde yaşadığımız çağda, gemileri karada yüzdürmeye çalışmak gerekmiyor ve gerekmeyecektir. Fâtih olabilmenin yegâne şartı, elbette bu değildir. Fakat bunun böyle oluşu, bizlerin “Fâtih olma” idealini ortadan kaldırmaz ki! Yazımızın başına aldığımız o söz, bir mecazdır.”Çınarlar, saksılarda yetişmez”

İnsan, büyük rüyâlar görmeli; büyük idealler peşinde koşmalı!

Kendini fethetmekten zor, ondan büyük ideal mi var?

Ne diyor şâirimiz:

“Yürü! Ne diye hâlâ oyunda oynaştasın?
Kızım, sen de Fâtih’ler doğuracak yaştasın!”

Türk çocuğunun dikkatini “oyundan-oynaştan” alıp, fetihlere yürütecek ve kızlarımızın Fâtihler doğurmasını sağlayacak sırlı formül, Türk’ün “arka cebinde” durmaktadır.