Sangı Bengi

0
426

Annemin babası Şükrü Dede erken vefat etmiş ve Ninem, dayım ve annemle kala kalmış. Dayım küçük, annem ise küçücük.

Maddî sıkıntıları o derecede ki; şu hüzün dolu örneği vermek sanıyorum yeterli: annemle dayım, birkaç gündür ocak üzerinde kaynayan tencerenin kapağını kaldırıp kaldırıp, soruyorlar:

“—Anne! İşkembe daha pişmedi mi?”

Çok dirâyetli ve otoriter bir kadın olan Ninem, gözyaşlarını saklayarak, kaşları çatık, sert bir sesle cevap veriyor:

“Hayır! Kapatın kapağını!”

Kapatıyorlar “işkembe tenceresinin”(!) kapağını ve yorgunluktan, uyuyup kalıyorlar. Aynen masallardaki gibi…

Hâlbuki ocakta kaynayan şey, işkembe de değil..eski bir havludur. Ninem, onları oyalamak için “’havlu eskisini” tencerede kaynatmaktadır.

İşte, biraz da bu yüzden, annem gelin gittiğinde on dört yaşlarındaymış.

Toy, öksüz ve anneannemin sıkı terbiyesi altında evlenen annem,”el evine” geldiği yâni gelin olduğu ilk yıllarda yaşadığı şu hâdise ile ne kadar acemi olduğunu gülerek anlatırdı;

Babam, terzi olduğu için, ramazan ayında sahur vaktine kadar çalışıyor. İşte böyle bir gece, babam eve gelmiş ve annemin uyuduğunu görünce, kendisini yavaşça uyarmış.

Her gece uyumaksızın babamın eve dönüşünü bekleyen annem, gözlerini açıp da babamla yüz yüze gelince, utanmış ve üzülmüş. Baba ise, anneme soruyormuş:

“—Hanım, bir hazırlığın var mı?”

Yâni, sahur yemeği olarak bir hazırlıktan bahsediyor.

Henüz çocuk yaşta olan annem, hızla yataktan fırlamış… Başının altındaki yastığı kaptığı gibi, karşı duvardaki rafın üzerine yerleştirmiş ve:

“—Evet..var!”demiş.

Babam, annemin “uyku semesi” olduğunu anlayıp, bu garip cevâba aldırmamış. Evet;”uyku semesi…”

“Seme” sözüyle neredeyse eş mânâlı olan; Kütahyalılara has bir başka tâbir de,”sangı bengi”dir.