Soyun ve Yürü

0
205

II.

Beni, kovalayan Tellâl, nihâyet bir çıkmaz sokakta kıstırdı.

Onu, bir yerden tanıyor gibiydim. Sesi, emrediciydi:

“-Abdestini al!” Dedi. “Düş peşime!”

Farkında olmadan çıkıştım:

-Sen de kimsin?

“-Ben rehberim.. Daha doğrusu senin rehberinim; seni Han’a götürmeye geldim. Yürü! Soyun ve yürü!”

-İyi ama dedim, böyle apar topar gitmenin ne âlemi var? Hem, pılı pırtımı yanıma almadan nasıl giderim? Sonra, azık…

Sözümü kesti:

“-O senin değer verdiğin pılıyı pırtıyı, azığı lokmayı; Han’ın artıklarıyla geçinen aç köpeklere versen, onlar bile almaz. Neyine gerek? Sen soyun ve yürü!”

-Canım.. soyunmayı nereden çıkarıyorsun?

Beni âlem halkına rezil mi edeceksin?

O sırada dağı taşı inleten.. börtü böceği ürküten.. yedi kat göğü titreten bir nidâ geldi. Ki, kıyâmet koptu sandım. Yâhut da Nuh Tûfânı koptu:

“Âr u nâmûsun bırak, şöhret kabâsından soyun!
Giy melâmet hırkasın kim, ol nihân etsin seni!”

Bu sesi duydum sandım.

Meğer, kulakla duymak, hiçmiş.

Ve zaman nasıl boşa geçmiş.

Zaman mı dedim? O da neymiş?

Geçip giden, ömürmüş!

Başladım soyunmaya… Ne de çok esvap varmış..çıkar çıkar at! Attıkça giyindim, giyindikçe attım; yıllar tükendi, onlar tükenmedi.

Benim üryan kalmam mümkün değil mi?

Başıma dikilen rehber de “soyun!” diyor, başkaca lâf bilmiyor sanki:

“Niceler tâc ü taht ü mâl ü mülkten
Geçip üryân olupdur aşk elinden!”