Çamın Dâveti

0
4

Asırlarca şehrin insanlarına gölgelik yapan çamın civârında çakallar ulumakta. Acaba huzûru bu gölgede arayan insan mı kalmadı? Şehir, başına güneş geçen kavrulmuşlarla dolu. Beyinler hummaya tutulmuş gibi…

Güneş ısıtmıyor, yakıyor.

Çam, rahmeti tutucu ve sonra insanlığa hayat verici hassa’sını kaybetmiş; gövdesinden fışkıran sakız değil, âdetâ irin, kan ve gözyaşı.

Bu yüce ağacın altına oturanların başına, okşarcasına düşen kozalaklar, artık öldürür gibi vuruyor.  Kışın kavurucu soğuğunda, altına sığınanları rüzgâr ve tipiden koruyan çam, artık karları bir şemsiye kadar bile tutamıyor.

İnsanlık, ondan kaçtı. Onun beşeriyeti kucaklayıcı, koruyucu kollayıcı ve doyurucu; kuştüyü kadar müşfik kollarından, ısırgan otunun yakıcı, dalayıcı ve korkutan kollarına sığındı insanlar.

Ve sonunda çam, yaprak döktü… Evet çam, yaprağını döktü.


O şimdi köhne bir gövdeden mi ibâret?

Ne mümkün! Kökü, özü sağlam her bünyenin şaşmaz bir nizamla yeniden sağlıklı günlerine kavuşması nasıl mukadderse; insanların kendisinden kaçarcasına uzaklaşması yüzünden vazîfesini yapamayan Çam da elbet bir “yeni doğuş”un hazırlığında hattâ eşiğindedir.

Nitekim kollarını açmış, insanlığı gölgesine çağırıyor.

Herkesten önce de çocuğu çağırıyor: “Gel” diyor, “Gel ve bendeki Hak kelâmına hasret kulağına şifâ, gözüne devâ olacak iksiri kurutasıya em ve kurtul.

Devir devir milyarların emip eksiltemediği öz, kum tânesine saraylar sığdıran kudret kaynağı, bir sebîl gibi akmaya âmâde… Isırganların daladığı, cılk olmuş dış ve iç yaralarına merhem, bende saklı!”


Acaba insanlık bu dâveti duyuyor mu?

Hem de nasıl? Duymasına duyuyor ama “madde esâretinin” beterden beter hâle getirdiği öz cevherinden öylesine utanç duyuyor ki; Âdemoğlu, geri gelmeye, aslına dönmeye âdetâ cesâret edemiyor. Bu bir vicdan azâbı ve insanoğlu, bunun farkında bile değil!

Ah… Bütün meselenin dış yüzümüzle değil içyüzümüzle hâllolacağını bir bilebilsek, o ilâhî lûtfa bir an olsun yüzümüzü dönsek!

İşte beşeriyetin “Buldum, buldum”, diyerek secdeye kapanacağı gün, o gündür.

R.Tekin Uğurel-1968