Eski Türkler ve Yad Taşı-2

0
10

Diğer bir müellif de bu yağmur yağdırma ameliyesi hakkında etraflı ve câlib-i dikkat –dikkat çekici-mâlûmat vermektedir.

Harizm Devleti hükümdarlarından Sultan Alâeddin Mehmed’in huzûrunda (Ölümü 1220) ihtiyar bir adam, bir tasa su doldurarak otağın ortasına koymuş. Mevsim yaz imiş. Bu tasın sağ ve soluna iki boru diken ihtiyar, üçüncü bir boruyu da yüksek bir yere koymuş. Yağmurtaşı renginde bir yılan, bu sonuncu borudan aşağı sarkıvermiş.

İhtiyar Türk, iki Yattaşı’nı Tas’a daldrmış; daha bir dakika olmadan bunları sudan çıkararak birbirine sürtmüş ve ikisini de birer tarafa fırlatmış. Bunu yedi defa tekrar ettikten sonra Tas’tan su alarak her tarafa serpmiş. Ayakları çıplak bulunan Yatçı’nın hiddetlendiği ve bâzı sözler mırıldandığı görülüyormuş.

Bu ameliyenin hitâmında -sonunda-, gökyüzünde kalın bulutlar peyda olmuş ve bunlardan yağmur yağmaya başlamıştır. İhtiyar Türk, bu ameliye esnâsında dâimî bir yorgunluk ve ıstırap duyduğunu söylemiş.

Gene On üçüncü Asırda yaşamış bir müellif de Yağmurtaşı’nın şekli ve menşe’i –kökeni- hakkında ortada dolaşan sözleri şöyle hulâsa etmiştir:

‘’Yağmurtaşı, yumuşak büyük bir kuş yumurtası büyüklüğünde olup üç türlüdür. Bu taş hakkında muhtelif fikirler vardır. Bâzılarının zannına göre bu taş Çin’in Şark sınırlarında bulunan mâdenlerden hâsıl olmaktadır. Bâzıları derler ki, bu taş, Çin serhaddindeki Sürhab adlı kırmızı kanatlı büyük bir Su Kuşu’nun mahsûlüdür.

Yalnız bütün Türkler müttefiktirler ki Yağmurtaşı hangi mevsimde ve ne zaman olursa olsun, mutlaka tesirini yapar. Bu taşın sûret-i istîmâli hakkında ihtilâflar vardır. Bâzıları bunun yukarıdan aşağıya akan bir suyun içine atıldığını söylerler. Birçokları da bunun kullanılmasına yalnız Türkler’in vâkıf olduğu ve yabancı bir kimseye öğretmedikleri kanaatinde bulunuyorlar.’’

Bu mesele ile alâkalı olarak verilen bir haber de aynen şöyledir:

(Türkistan’da bir dağ geçidi vardır. Buradan geçenler, gürültü olmaması için hayvanlarının ayaklarının nallarını keçe ile sararlar. Eğer geçitte bulunan taşlardan birisi diğeri üzerine düşer ve bundan velev ki cüz’î de olsa bir gürültü çıkarsa, hava derhal bulutlanır ve bunlardan insan ve hayvanları mahvedinceye kadar kesilmeyen ve bol miktarda yağmur yağar.’’

*

İşte eski Türkler’in yağmur ve kar yağdırma âdetleri hakkında İslâm müelliflerinin verdikleri haberler bunlardan ibâret bulunmaktadır.

Bütün bu haberlerden şöyle bir netîce çıkarmak mümkündür. Eski Türkler çorak ve kurak Orta Asya bozkırlarında yaşamaları hasebiyle suya pek muhtaç bir kavim idiler. Bu sebepledir ki su, Türkler’in ma’şerî vicdânında –toplum vicdânı- pek mühim bir mevkî’e –yere, değere- sâhip olmuştur.

Eski Türkler’in dînî hayâtında yersuları (o zamanlar Yersub denirdi), mukaddes telâkkî olunurdu ki, bilâhare hayırlı ruhlara da ‘’Yersu’’ denilmiştir. Buna karşılık Türk sihrinde de gök sularına yâni yağmura ehemmiyet verilmiştir. Bu sebeple Yatçı denilen kâhinler, herhalde Türk ülkelerinde çıkan nâdir bir nevi taşı parçalara ayırıp birbirine sürtmek, suya atmak ve o esnâda mahiyeti şimdiye kadar meçhul kalmış bir takım duâlar okumak suretiyle yağmur celbine çalışıyorlardı.

Türkler, İslâmiyet’i kabul ettikten sonra da bu yağmur yağdırma an’anesini kuvvetle devam ettirmişlerdir ki, bu an’ane, bu yazımızdan kısmen anlaşılacağı üzere, İslâm müelliflerinin eserlerinde mühim bir yer işgâl etmiştir.

Bu âdetin Ortaçağ Anadolu Türkleri arasında mevcud olup olmadığı üzerinde şimdilik bir mâlûmata sâhip değiliz. Yalnız zamânımızda Anadolu’da yapılan yağmur duâları esnâsında merâsimle suya (bâzı yerlerde miktarı muayyen –belirli sayıda-) çakıl taşları atılması, herhalde bu Yatçılık âdetiyle alâkalı olduğu gibi, gene Anadolu’nun bâzı yerlerinde her tehlikeden koruyacağına inanılarak çocuklara takılan bir taşa da Yat Taşı, Yat Boncuğu denildiğini biliyoruz.

Dr. Fâruk SÜMER – Resimli Târih Mecmûası, Sayı:5, Mayıs 1950