Hatırlamak-Sâmiha Ayverdi

0
11

Yârân-ı bâsafâ ile gelmişten, geçmişten ve bilhassa eski hâtıralardan söz ediyorduk.

Herkes aşağı yukarı çocukluğuna âit ufak tefek hikâyeler anlatırken, küçüklüğünü hatırlama bâbında yaşa ortalamaları ine ine üç yaşına kadar düşmüştü.

Bu mevzuda, çocukluğundan parça parça canlı çizgiler şaşırtıcı derecede derinlere gitmiş bir çocuk olduğumu, hemen bilmeyen yok gibi idi. Öyle ya, yirmi aylık iken annesinin sütünü emdiği sırada pencereye doğru olan göğsünü tercih eden,

 Anne veya dadısının kendisini uyutmak için söyledikleri:

Dandini dandini dastana
Danalar girmiş bostana
Kov bostancı danayı
Yemesin Lâhanayı

Ninnisinde, çocuğun tek bildiği kelime lâhana idi. Zîra ninniyi ezberlemiş olmasına rağmen ne bostanı, ne bostancıyı ne de danayı biliyordu. Evet, sâdece mutfakta görmüş olduğu koskoca kıvrım kıvrım lâhanaları tanımakta bulunuyordu.

Hele gene ninnileri dinlerken “elma yanaklı çocuk” sözünü duyunca, elini yanağına götürerek: “Acaba benim de yanağım elmeden mıdır?” diye yoklamasının gene bir buçuk yaş hâtıraları arasında bulunduğu bir gerçek tesbittir.

Şu da var ki, henüz süt emen bir bebek sayılan aynı çocuğun, kirâcı olarak yazı geçirdikleri yalının dâhilî taksîmâtını, taşlıktan tutup tâ üst kat odalarına kadar anlatmış olması, o devrin büyüklerini dahi hayrete düşürmüş değil midir?


Dünyâya göz açmış bir küçük çocuğun, geçmiş hakkında bu kadar bilgi sâhibi olması acaba üstünde durulacak mühim bir alâmet mi idi? O çocuk, bunun hiç de ehemmiyetlive kıymetli bir tahattur olmadığına, ancak aradan yıllar geçtikten sonra şu gerçekle uyandı:

Biz insanlar, ezel günündeki ahdimizi hatırlayabiliyor muyuz? Oralardan şu dünyâ âlemine geldiğimizde, bezm-i elestteki “Beli!”yi, burada da yâdımıza getirerek, “Sen Rabbimizsin” diyebiliyor muyuz? İşte mühim olan, sâdece bu.

Ama gene onun lûtf-ı âlül’âli olarak, kendisi gelip bizi buldu ve gaflet uykumuzdan uyandırmak üzere kendisini tanıtıp: “Beni hatırlayın. Eğer iş, kendi hâlinize kalacak olsa, kıyâmete kadar önünüzde aşk ışığı olmadıkça beni bulamazsınız.

Gelin, uyanın… Ezel gününün “elest”ini hatırlayın.

Dünyâya bunun için gönderildiniz. Giderken de Âdem’ler, Havvâ’lar sayısız gelse gitse, sizin için tek hedef, beni bulmak, bana teslim olarak yokluğa erişip, yoklukta var olabilmektir. Zîra varlık yükünü sırtından atmadıkça benim varlığımla ebedîleşemeyeceğinizi size hiç söyleyen olmadı mı? Oldu. Hem de kaç defa… Amma “Duyduk” diyebildiniz mi?” îkazını kulağımıza fısıldadı.


Bu ilâhî sesi duyan çocuk şimdi kalkıp: “Ben, tâ bebekliğimden bu yana sizin hatırlayamadığınız nice mâcerâları biliyorum!” diyebilir mi? Diyecek olsa dünyanın şirk denen en büyük günâhını işlemiş olmaz mı?