Rahmet-Hz.Ken’an Rifâî

0
96

“Cahil kişi, nice ruh coşkunluklarına ayıp damgasını vurur.

Halbuki günahların tövbelerini bile kabul ve günahlarını affeden Allah için, kendi yolunda yükselen coşkunluklar ayıp olabilir mi?

Yüce Allah’ın nazarında, aşk coşkunluğu şöyle dursun, küfür bile ayıp değildir. Şunun için ki kâinatta Allah tarafından yaratılmamış hiçbir mahlûk yoktur.

Şu hâlde küfrün de hâliki Allah’dır ve Allah’ın küfrü yaratması da onun büyük hikmetlerinden biridir.

Allah, fenâ bir şey yaratmayacağına göre küfrün de yaratılışında bir sebep bir mânâ, dolayısiyle bir hikmet vardır.

Burada küfür kelimesinin “karanlık” mânâsını ve kâfirlerin ilâhî nurdan karanlıkta kalanlar olduğunu unutmamak doğrudur.

Güzeli, çirkini, meleği ve şeytanı yaratan Allah, elbette nurun kadrini bildirmek için de karanlığı yaratacaktı.

Her akıl, bu zıdlar âlemindeki hikmeti görmese bile, gönülleri Allah nûruyle aydınlık olan velîler elbette bu sırları görmektedirler.

Kaldı ki bir insanda çok sayıda fazîlet var, hayat var, fayda varsa bunların yanında bir de ayıp bulunmaktan ne çıkar? Böyle bir ayıp, armudun sapı, üzümün çöpü kabilinden tabiî bir kusurdur.

Nitekim böyle meyveleri satanlar onları saplarından çöplerinden ve çekirdeklerinden ayırmadan satarlar, çünkü gerek meyvelerde gerek sebzelerde nebat ve çöp birbirinden ayrılmaz bir bütündür.

Bu, insandaki cisim ve can gibidir.

Allah’dan kopan ve yeniden Allah’a varmak dileyen o ebedî cânı ayakta tutabilmek, oldurmak ve muradına erdirmek için, cisim, az mı dert taşır? Az mı güneşte yanar?

Bunun içindir ki nice ermişler “Yüce ruhların cisimleri de ruhları gibi saf ve temizdir” dediler.

Velîleri, temiz gönüllüleri ve Hûdâ erenlerini anlamayan ve onlara kötü gözle bakan kimselerin vücudu ise sâde maddedir.

Çünkü eğer böylelerinin maddî varlıklarında bir çakımlık nur huzmesi bir parçacık can şimşeği olsaydı kendi ruhlarının aydınlığında erenlerdeki hakikati görür ve anlarlardı.

Cinsin cinse duyduğu yakınlık, canın da cana yakın olmasını gerektirir.

Erenlerdeki can’ı hissedemeyenlerde ise elbette candan eser bulunmaz.

Böyleleri tavla oyununda tuttuğu hânede tek başına duran pul gibi, karşı tarafa gelen uygun zarla vurulmaya ve geri dönmeye mahkûmdurlar.

Onlara kötü gözle bakanlar toprağa girince orada toprak olup kalacaklardır.

Kötü gözle baktıkları, sâfî ruh kesilmiş temiz bedenler ise toprakta kalmayarak tuz yatağına gömülen vücutlar gibi her zerreleriyle tertemiz olacaklardır.

Bu söylediğim ilâhî sâfiyet ve güzellik tuzudur. Hazret-i Muhammed, bu tuzun kaynağından geçerek, bütün yaradılmışların safı, en güzel, en fasîhî olmuştur.

Onun varlığındaki güzellik, her bir söz ve mâna san’atının bir şâheseri olan kendi hadîslerinin de üstünde bir güzelliktir.

Aynı ilâhî aşk lezzetini ve aynı güzelliği, sen kendi devrinde aramaya kalkarsan, eli boş dönmezsin. Çünkü zamânın her ânında ve mekânın her yerinde Hak velîleri, Hazret-i Muhammed’in hakikatinin ve güzelliğinin vârisidirler.

Onlar senin çevrende oluşmuşlardır.

Ancak senin çevren neresidir?

Karşın veyâ yanın ne yöndedir? Onlar senin önündedir, ama ön ne taraf? Ard ne taraf? Bunları görmek ve bunları bilmek için de yine insanda can gerektir.

Kaldı ki, eğer ön ve ard endişesi içinde durmaksızın cihetlere bağlı kalıyorsan bil ki sen henüz cisimsin. Cisme bağlı ve onun katı cenderesindesin.

Henüz beşeriyet mertebesindesin ve rûhanî derecelere varmaktan uzaktasın.

Bütün cihetler ve bütün yönler ten içindir, vücudun karşılaştığı ve kâh birinin kâh ötekinin yoluna sapmak zorunda kaldığı, bir takım maddî görünüşlerdir. İlâhî nurun sağı, solu, önü ve ardı olmaz. O her yerde ve her anda mevcuttur.

Sen gönül gözünü bir Hak velisinden yayılan nura aç.

Sana hakikati ancak böyle bir nur gösterecektir. Doğru yolu onun aydınlığında bulacaksın. Bunun dışında bir takım bozguncu ve çürütücü şüpheler ve zanlar içinde kalırsan ziyan olursun.

Sen ki henüz vücut îcâblarından kurtulamadın.

Hâlâ dünyanın neş’esi ve kederi içinde başından ve içinden geçenleri hakîkî gam veyâ neş’e sanıyor, rûhun şevkinden veyâ rûhun Allah’ına duyduğu özleyişten habersiz yaşıyorsun.

BU TAKDİRDE ADEMSİN demektir. Bir gün ölüm gelir de yokluğa karışırsan bu yokluğun önü ve ardı olacak mıdır? Seni, Allah’dan çeliyorsa ölmeden bu cihet kaydından kurtulmaya bak.

Âleme Hakk’ın rahmeti yağıyor.

Bu rahmetten henüz gün ışığı ortalığı aydınlatıyorken, hisseni almaya gönül kabını doldurmaya bak. Gece karanlığı basar yâni kara ölüm gelir çatarsa çevrende ne bu akan bereket ne de bir dolacak kab kalır.

Âleme yağan Hakk’ın rahmeti iyi bil ki Hak erenlerinin sohbeti, onların irşâdlarıdır. Mârifet, onların sözlerinde, gözlerinde ve gönüllerinde yanan ilâhî nûru görebilmektir. Sana tavsiye edilen, işte bu nurdan karanlıkta kalmamaktır.”

Şerhli Mesnevî-i Şerif / Hazret-i Ken’ân Rifâî