Bazı Deyimler ve Hikâyeleri

0
35

İfade biçimi olarak kullandığımız deyimlerin nereden geldiği hemen hepimizin merak konusudur. Günlük hayatımızda sıkça kullandığımız ancak kaynağını bilmediğimiz deyimler ile ilgili pek çok hikaye anlatılıyor.

İPSİZ SAPSIZ

Eskiden -bugünkü kadar olmasa da- İstanbul’a Anadolu’unun her yerinden para kazanmaya gelenler olurdu. Gelen her taşralı, parasız olduğu için hamallık yaparak geçinmeye başlardı.

Fakat hamallık yapabilmek için de bir ip sâhibi olmak gerek ye… İşte bâzıları iyi kötü bir ipe bile sâhip olamadıkları için “İpsiz” diye ciddiye alınmaz ve hakir görülerek bir şey taşıması için iş verilmezdi.

DİNGO’NUN AHIRI

İstanbul’da ulaşım için atlı tramvayların kullanıldığı yıllarda, iki at ile çekilen tramvaylara, dik Şişhane yokuşunu çıkabilmesi için fazladan atlar koşulurdu. Azapkapı’da tramvaya eklenen takviye atlar, Taksim’de Dingo isimli bir Rum vatandaş tarafından işletilen ahırda dinlendirilir, sonra tekrar Azapkapı’ya götürülürlerdi.

Gün içinde sürekli atların girip çıktığı ahırın bu durumu dolayısıyla, girenin çıkanın belli olmadığı yahut her önüne gelenin girip çıkabildiği yerler için ‘Dingo’nun ahırı’ deyimi kullanılmaya başlanmıştır.

KABAK TADI VERMEK

Bir işin sürekli tekrar etmesi, sürdürülmesi sonucunda doğan bıkkınlık hissini ifade etmek için kullanılan “kabak tadı vermek” deyimini İskender Pala; su, sirke, yağ vb. saklamak yahut taşımak amacıyla kurutulup boyun kısımlarından kesilerek içleri temizlenen sukabaklarının, bir müddet sonra içlerindeki maddeye karışan tadına bağlar.

Bununla birlikte diğer kaynaklarda “kabak tadı vermek” deyimiyle ilgili olarak şu hikâye de nakledilmektedir: Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırılan medreseye devam eden talebelere, medresenin aşevinde her gün yemek verilmektedir.

Bilhassa cuma günleri sofraların iyice zenginleştiği, yemeklerin çeşitlendiği medresede kabak mevsimi geldiği zaman ise haftalarca her gün kabak yemeği çıkar. Sürekli çıkan kabak yemeğinden doğan usanç ile her türlü bıktırıcı hal için “kabak tadı vermek” deyimi kullanılmaya başlanır.

KIRK YILLIK KÂNİ OLUR MU YANİ

Hayatı boyunca aynı tarzda yaşamış, karakteri, davranışları oturmuş ve herkes tarafından bu şekilde tanınmış kimselerin değişmeyeceği anlamında kullanılan bir deyimdir.

Deyimin hikâyesi ise şöyledir: III. Selim dönemi devlet adamlarından ve divan şairlerinden Ebubekir Kâni Efendi, bir dönem Silistre’de yörenin yöneticilerinden Voyvoda Aleksander’ın özel kâtipliğini yaparken bir Rum kızına âşık olmuş.

Olacak bu ya Rum kızı da yaşı elliye yaklaşan Kâni’yi sevmiş. Bununla beraber kızın babası papaz olduğu için aile bu işe karşı çıkmış.

Önüne çıkan bu engel Kâni’nin aşkını daha da artırmış ve kızla evlenmek arzusunu gerçekleştirmek yolunda sarf ettiği gayretler her defasında boş çıkmış.

Neticede kız, babasını razı edecek bir yol düşünmüş ve Kâni’ye Hıristiyan olması halinde babasının bu işe olur vereceğini söylemiş.

Bu minval üzerine hareket eden kızın babası Kâni’ye bu evliliğin olması için din değiştirmesi gerektiğini söylemiş. Rum kızının aşkı için her fedakârlığı yapmaya hazır olan Kâni’nin bu teklif karşısında aklı başına gelmiş ve “Yapmayın papaz efendi, kırk yıllık Kâni olur mu Yani!” diye cevap vermiş.

MARMARA ÇIRASI GİBİ TUTUŞMAK

Eskiden ocak, soba veya mangalda ateş yakabilmek için çıralar kullanılır, bu çıralar ise çarşılarda tutam halinde satılırdı.

Aniden parlayanlar, öfkelenenler için kullanılan “Marmara çırası gibi tutuşmak” deyimi, sakızlı çam ağaçlarıyla meşhur olan Marmara Adası’ndan toplanan ve reçinesi bol olduğu için kolaylıkla yanan çıralardan doğmuştur.

ÜSKÜDAR’DA SABAH OLDU

Üsküdar’da deniz kıyısındaki Valide Sultan ve Mihrimah Sultan camilerinin müezzinleri, karşı tarafta yaşayan padişaha seslerini duyurabilmek ve ondan ihsan alabilmek, belki saray müezzinliğine yükselebilmek ümidiyle sabah ezanlarını mutlaka Beşiktaş’taki cami müezzinlerinden önce okurlarmış.

Bir şeyin zamanını geçirmek, geç kalmak anlamında bugün dahi kullanılmakta olan “Üsküdar’da sabah oldu” deyimi, vaktiyle aynı hat üzerinde olmalarına rağmen Üsküdar’ın Beşiktaş’tan önce okunan sabah ezanlarından kaynaklanmıştır.

YELKENLERİ SUYA İNDİRMEK

İlk zamanlarda yükseklerde uçan kimselerin daha sonra durumlarının farkına vararak eski hallerinden vazgeçtiklerini anlatmak için kullanılan bir deyimdir.

Eskiden gemiler, rüzgârlı havalarda yelkenle yürütülürdü ve geleneğe göre bir gemi, yabancı bir ülkenin sınırlarına girdiğinde saygı gereği yelkenlerini indirmek zorundaydı.

Bir gün Fatih Sultan Mehmed, Rumelihisarı’nda gezerken bir Ceneviz gemisi hisara yaklaşır ancak yelkenleri indirilmez.

Kaptana yelkenleri indirmesi hatırlatılmasına rağmen geminin yelkenleri indirilmeyince Fatih’in emriyle gemi topa tutularak batırılır ve böylece bu deyim dilimize geçer.