Âlem-i Kübrâ Nedir?/Ken’an Rifâî

0
37

“Eğer mahrumlardan olmak istemiyorsan Hakk’ın velîlerini ara, bul ve bu velîlere yaklaşanlardan ol.

Eğer sen onları bulmak, onları aramak gayretinde değilsen, bu demektir ki aslında seni kendilerine yaklaştırmayanlar yine o hâlis ruhlardır.

Red veyâ kabul, o velîlerin emrindedir. Sen, reddedilen veyâ dâvet olunanlardan mıyım diye tereddütte isen, kendi içine eğil, kendi ruhunu dinle.

Eğer kalbinde onlara karşı derin bir sevgi ve meyyil varsa, bahtına nasibine sevin.

Çünkü bu hâl, onlar tarafından kabul edilişinin alâmetidir.

Keh, sanan; rübâ çekici, kehrübâ sanan çekici demektir. Hak velîlerinin de gönlünde Allah aşkıyle parıldayan bir mâneviyât kehrûbâsı saklıdır.

Onlar, bu gönül kehrübâsını meydana koydukları zaman senin şu geçici varlık çöpünü yollarına çekerler; seni kendilerine ve hakikatte her varlığın en büyük sevgilisine çılgınca âşık ederler.

Ancak

bu gönül kehrûbalarını senden gizleyecek olurlarsa ne onlara ne de Hakk’a yaklaşırsın. Bütün nurlardan hidâyetsiz ve bütün mâneviyât nîmetlerinden nasipsiz kalmak kaderin olur.

Allah’dan kopan ruhların bu âlemde çeşitli merhalelerden geçtiğini bilirsin. Bunlardan biri cemâd, biri nebât, biri hayvan, biri de insan merhalesidir. Her ruh, hayvanlık mertebesinde iken beşeriyetin mağlûbudur.

Ey efendi,

iyi bil ki beşeriyet de evliyâ derecesini bulmuş olanlara karşı o ölçüde mağluptur.

İnsan, hayvan üzerinde ne kadar sâhip ve âmirse, bir velî de henüz beşer derecesinde bulunan bir ruh üzerinde o ölçüde tasarrufa muktedirdir. (…)

Düşün ki senin vücuduna yol gösterip, iş gördürüp yürüten yine senin aklındır. Senin aklın deveci, sen de deve gibisin.

Hiçbir vücut aklın emrine aykırı davranamaz.

Allah’ın velîleri ise akıllıların da aklıdır. Şu demek ki onların aklı karşısında başka akıllar, insan aklına tabi olan vücud gibi; bir vücudun türlü uzuvları gibidir.

Uçsuz bucaksız bir kervandaki develer misâli insanlar hep birden, bu âkillerin aklına, bu Allah velîlerine uyarlar.

Kâinatta insan, hayvan, nebat ve cemat olarak bütün yaratılmışların kendilerini bir görünüş âleminde vücudlandıran küllî aklın eseri ve onun tâbii olmaları da böyledir.

Bu yüzden,

Allah velîlerine çok dikkatli bak! Onların karşısında cisim ve şekil olmaktan kurtul, ruh ol! Göreceksin ki, onların bir tânesi hakikatte yüzbin ruhun önünde, Hac yollarında yürüyen kervanların meş’alesi gibi, yol göstermektedir.

Yine göreceksin ki bütün ruhlar, zamanın kutbu olan o azîz ruhun, tasarrufu ve hükmü altındadırlar.

Ben yol gösterici diyorum, deveci diyorum, mecâzî sözler söylüyorum.

O Allah velîlerini şekiller ve cisimler içinde gösteriyorum. Halbuki bu bir yanlıştır.

Hakîkatte onlar gözle görülebilen birer cisim, birer vücûd değil belki büyük hakikati gören gözlerdir. Onlar birer bakıştır ki, baktıkları her yerde hakikat güneşini görürler.

Bu görüş,

benzese benzese Allah’ın, adem denilen yokluk ve boşluk enginine bakıp da bir aynaya nazar eder gibi kendi varlığını kendi güzelliğini görmesine benzer.

Aklın varsa, her baktığına böyle bakan ve böyle gören Hak velisini, o hakikat görücüsünü bil ve bul ki senin de batılı gerçekten ayırd etmen mümkün olsun (….)

Âlem-i Kübrâ tâbirini bilirsin.

Bu, hakikatte Kâmil İnsan’ın kalbidir. Kâmil İnsan’ın, herkes gibi, sâde bir nakış, gösterişsiz bir vücud içinde âlemlerin en büyüğünü taşıması da şüphesiz Allah’ın bir kudreti ve hikmetidir.

Mârifet bu kudretin ve hikmetin farkına varmaktır.

Zîra akıldan mahrum nice insanlar bu adam nasıl peygamber olur? Onun senden benden ne farkı var demişlerdi.

Düşünmediler ki bir pâdişah insanların en zayıflarından, çelimsizlerinden birini alıp kendine arkadaş edinse, o adam birdenbire başkalarından kuvvetli olur.

Şerhli Mesnevî-i Şerif’den